“Bu Kadarına da Pes!” – Evim Misafirhaneye Döndü, Artık Yeter!
“Yeter artık! Bu ev benim, anlıyor musunuz?” diye bağırdım, sesim titriyordu. Annem mutfakta elindeki çay bardağını bırakırken, kuzenim Cihan ise salondaki koltuğa yayılmış, telefonunda oyun oynuyordu. Babam gazeteyi indirdi, gözlüklerinin üzerinden bana baktı. “Ne oldu kızım, yine neye sinirlendin?” dedi sakin bir sesle. Ama içimde fırtınalar kopuyordu.
Benim adım Elif. Otuz iki yaşındayım, İstanbul’da küçük ama kendime ait bir evim var. Yıllarca çalışıp didindim, krediyle aldım bu evi. Hayalimdi: Kendi köşem, kendi huzurum. Ama son bir yıldır bu ev bana ait değilmiş gibi hissediyorum. Çünkü ailem ve arkadaşlarım, evimi adeta ücretsiz bir pansiyona çevirdi. Kimisi iş görüşmesi için şehir dışından geliyor, kimisi “İstanbul’da iki gün kalayım da gezeyim” diye arıyor. “Elif’in evi var ya, orada kalırsın.”
Başlarda hoşuma gidiyordu, misafirperverlik bizim kültürümüzde önemli sonuçta. Annem hep derdi: “Misafir berekettir.” Ama bereketi geçtim, huzurum kalmadı. Geçen ay kuzenim Cihan geldi, “Bir hafta kalırım abla” dedi. Üç hafta oldu, hâlâ burada. Sabahları mutfağa giriyorum, kahvaltı masası darmadağın; geceleri işten yorgun dönüyorum, salonda televizyonun sesi sonuna kadar açık. Bir gün işten geldim, Cihan’ın arkadaşları da gelmiş, pizza siparişi vermişler, benim koltuğumda yayılmışlar.
Bir gece annem aradı: “Elifciğim, dayınlar yarın İstanbul’a geliyorlar. İki gece sende kalsalar olur mu?” Ne diyeyim? “Olmaz” diyemedim. Dayım, yengem ve iki çocukları… Evde adım atacak yer kalmadı. Banyoya girmek için sıra bekliyoruz! Yengem sabahları saç kurutma makinesini saatlerce çalıştırıyor, çocuklar odamdaki kitaplarımı yerlere saçıyor.
Bir akşam işten eve dönerken içimden ağlamak geldi. Otobüste camdan dışarı bakarken düşündüm: “Bu ev benim mi gerçekten? Yoksa herkesin mi?” O gece karar verdim: Artık yeter! Kendi hayatımı geri alacağım.
Ertesi sabah anneme söyledim: “Anneciğim, artık kimseyi evde ağırlayamayacağım. Yoruldum.” Annem önce şaşırdı, sonra kırıldı: “Kızım biz sana güveniyoruz, ne var bunda?” Babam araya girdi: “Elif haklı hanım, genç kız kendi düzenini kurmuş.” Ama annem susmadı: “Biz senin annen baban değil miyiz? Misafirden mi kaçılır?”
O gün akşam Cihan’la konuştum. “Cihan, artık başka bir yerde kalman lazım.” Yüzü düştü: “Abla iş bulana kadar idare etsem?” “Üzgünüm Cihan,” dedim, “ben de yoruldum.” O gece odama çekildim ve ağladım. Hem suçluluk duydum hem de rahatlama…
Ama işler burada bitmedi. Aile WhatsApp grubunda konu olmuşum: “Elif misafir kabul etmiyormuş!” Teyzem aradı: “Kızım sana ne oldu? Eskiden ne güzel ağırlardın bizi.” Arkadaşlarım da bozuldu: “Bir gece kalacaktık ya Elif!”
Bir hafta boyunca telefonum susmadı. Herkes bana sitem etti; kimse benim ne hissettiğimi sormadı. Sanki bencilmişim gibi hissettim kendimi… Ama sonra düşündüm: Ben de insanım! Benim de dinlenmeye, yalnız kalmaya hakkım yok mu?
Bir akşam işten eve döndüm; ev bomboştu. Sessizlik vardı ama huzur da vardı. Kendi kendime çay koyup pencereden dışarı baktım. İstanbul’un ışıkları göz kırpıyordu bana. O an anladım ki; bazen hayır demek de sevgiden gelir. Kendine değer vermek, başkalarına da gerçek anlamda değer vermenin yoluymuş.
Ertesi gün annemi aradım: “Anneciğim, sizi çok seviyorum ama kendi hayatımı da yaşamak istiyorum.” Annem sustu; sonra yumuşadı: “Haklısın kızım… Biz de gençken böyle hissederdik.”
Şimdi evimde yalnızım ama huzurluyum. Kapımı herkese açmak zorunda olmadığımı öğrendim. Sınırlarımı çizdim ve ilk defa kendimi özgür hissediyorum.
Peki siz olsanız ne yapardınız? Aileniz ve sevdiklerinizle sınırlarınızı nasıl koruyorsunuz? Hayır demek bencillik mi yoksa kendine saygı mı?