Aysel’in Sessiz Çığlığı: Bir İhanetin Gölgesinde
“Aysel, senin gibi bir kadın oğluma layık değildi zaten!” Şükran Hanım’ın sesi, evin duvarlarında yankılandı. O an, kucağımda uyuyan Elif’in minik nefesleriyle, içimdeki fırtına birbirine karıştı. Emre’nin sabah hiçbir şey söylemeden, sadece bir bavulla kapıdan çıkışını izlerken, içimde bir şeylerin koptuğunu hissetmiştim. Ama asıl yıkım, Şükran Hanım’ın gelişiydi.
Bir saatten fazladır pencerenin önünde, apartmanın gri avlusuna bakıyordum. Elif’in başı omzumda, saçları terden hafifçe ıslanmıştı. Oysa ben, içimdeki yangını söndüremiyordum. Emre, sekiz yıllık evliliğimizin ardından, hiçbir açıklama yapmadan, sadece “Ben artık böyle devam edemem,” diyerek gitmişti. Ne bir gözyaşı, ne bir öpücük… Sadece soğuk bir veda.
Şükran Hanım, kapıdan içeri girdiğinde gözlerinde zaferin parıltısı vardı. “Bak gördün mü, oğlum sana katlanamadı. Ben en başından beri biliyordum, sen bu aileye uygun değilsin,” dedi. O an, içimdeki tüm umutlar birer birer sönmeye başladı. Annemi aramak istedim, ama onun da bana “Kızım, sabret. Her evlilikte olur böyle şeyler,” diyeceğini biliyordum.
Elif hafifçe kıpırdadı. Onun için güçlü olmam gerektiğini biliyordum. Ama nasıl? Emre’siz, bu evde, bu şehirde, bu hayatın içinde nasıl ayakta kalacaktım? Şükran Hanım, mutfağa geçti, dolapları karıştırmaya başladı. “Sen yemek bile yapamazsın. Oğlumun midesi yıllarca aç kaldı senin yüzünden,” diye homurdanıyordu. Gözlerim doldu, ama ağlamamaya yeminliydim. Elif’in yanında güçlü görünmeliydim.
Telefonum titredi. Emre’den bir mesaj: “Aysel, lütfen bana ulaşmaya çalışma. Bir süre görüşmek istemiyorum.” Kalbim bir kez daha kırıldı. Ne olmuştu bize? Birlikte kurduğumuz hayaller, Elif’in ilk adımı, ilk kelimesi… Hepsi bir anda silinip gitmişti.
Şükran Hanım, salona döndü. “Bak, şimdi ne yapacaksın? İşin yok, paran yok. Kızınla ortada kaldın. Ben sana demiştim, oğlumun hayatını mahvedeceksin diye.” Sözleri hançer gibi saplandı. “Şükran Hanım, lütfen… Şu an konuşacak durumda değilim,” dedim titrek bir sesle. Ama o, acımasızca devam etti: “Benim oğlum senin gibi bir kadına layık değildi. Senin yüzünden oğlum mutsuz oldu.”
O an, içimde bir öfke kabardı. “Şükran Hanım, ben oğlunuzu sevmiştim. Elif’i birlikte büyütmek istedim. Ama siz başından beri beni kabullenmediniz. Şimdi de acımı paylaşmak yerine, üstüme geliyorsunuz. Lütfen, biraz saygı gösterin,” dedim. Şükran Hanım, bir an duraksadı, sonra başını çevirdi. “Ben gidiyorum. Ama unutma, oğlumun hayatından çık. Elif’i de bana bırak, ben büyütürüm,” dedi.
Elif’in minik elleri boynuma sarıldı. Onu asla bırakmayacaktım. “Kızımı kimseye vermem,” dedim kararlı bir şekilde. Şükran Hanım, kapıyı sertçe çarpıp çıktı. O an, evin sessizliği üzerime çöktü. Elif’in nefes alışverişi dışında hiçbir ses yoktu.
Gözlerimden yaşlar süzüldü. Yalnızdım. Annem uzakta, babam yıllar önce vefat etmişti. Emre yoktu. Şükran Hanım ise bana düşman kesilmişti. Elif için güçlü olmam gerekiyordu. Ama nasıl? İşim yoktu, üniversiteyi Elif doğduktan sonra bırakmak zorunda kalmıştım. Şimdi, bu şehirde, tek başıma, bir çocukla ne yapacaktım?
O gece, Elif’i yatırdıktan sonra mutfağa geçtim. Buzdolabında sadece birkaç yumurta ve biraz peynir vardı. Yarın ne yapacağımı bilmiyordum. Bir yandan Emre’ye ulaşmak istiyor, bir yandan da gururum buna engel oluyordu. Onu ararsam, Şükran Hanım’ın dediği gibi, aciz görünecektim. Ama Elif’in babasına ihtiyacı vardı.
Sabaha kadar uyuyamadım. Elif’in uyanıp “Baba nerede?” diye sormasından korkuyordum. Sabah olduğunda, Elif gözlerini açtı ve “Anne, baba işe mi gitti?” dedi. Boğazım düğümlendi. “Evet kızım, işe gitti,” diyebildim sadece. Yalan söylemek zorunda kalmak, içimi daha da acıttı.
O gün, iş aramaya karar verdim. Eski arkadaşım Derya’yı aradım. “Derya, bana bir iş bulabilir misin? Elif’le yalnız kaldım,” dedim. Derya, sesimdeki çaresizliği hemen anladı. “Aysel, tabii ki. Bizim kafede bir eleman arıyorlar. İstersen konuşayım,” dedi. Bir umut ışığı doğdu içimde.
Akşamüstü, Derya ile buluştum. Elif’i annesine bırakmıştı. Kafede çalışmak kolay olmayacaktı, ama başka çarem yoktu. Derya, “Aysel, güçlü ol. Senin gibi bir kadın her şeyin üstesinden gelir,” dedi. O an, ilk defa birinin bana inandığını hissettim.
Eve döndüğümde, kapının önünde Şükran Hanım’ı gördüm. “Ne işin var burada?” dedim. “Elif’i görmek istedim,” dedi. “O benim torunum. Oğlumun emaneti.”
“Şükran Hanım, Elif benim de kızım. Onu asla bırakmam. Siz de lütfen artık hayatımızdan çıkın,” dedim. Gözlerinde bir anlık pişmanlık gördüm. Ama sonra yine o soğuk bakışlarına döndü. “Sen bilirsin. Ama oğlumun peşini bırakmazsan, seni mahkemeye veririm,” dedi ve gitti.
O gece, Elif’i kucağıma aldım. “Kızım, her şey düzelecek. Sana söz veriyorum,” dedim. Ama içimde korkular vardı. Yarın ne olacaktı? Emre geri dönecek miydi? Şükran Hanım gerçekten Elif’i elimden alabilir miydi?
Hayatımda ilk defa bu kadar yalnız, bu kadar çaresiz hissediyordum. Ama Elif’in gözlerindeki umut, bana güç veriyordu. Belki de bu acıdan yeni bir hayat doğacaktı. Belki de bir gün, Emre pişman olup geri dönecekti. Ya da ben, Elif’le birlikte kendi yolumu çizecektim.
Şimdi size soruyorum: Bir kadın, ihanete uğradığında ve herkes ona sırtını döndüğünde, nasıl ayakta kalır? Siz olsanız, Elif’in yerinde ne yapardınız?