Bir Hafta Sonu Maratonu: Kayınvalidem, Ben ve Bitmeyen Yorgunluk
“Ayşe, çay hazır mı? Çocuk da acıktı galiba, bir şeyler yesin,” diye seslendi kayınvalidem, salondan bana doğru. O an, elimdeki tencereyi bırakıp derin bir nefes aldım. Yine aynı döngü, yine aynı yorgunluk. Her hafta sonu olduğu gibi, sabahın erken saatlerinde kalkıp evi topladım, kahvaltı hazırladım, oğlum Emir’in oyuncaklarını topladım, sonra da kayınvalidemin gelişine hazırlanmak için kendimi zorla gülümseterek aynanın karşısına geçtim.
Kapı çaldığında, içimde bir sıkışma hissettim. Emir sevinçle kapıya koştu, “Babaanne geldi!” diye bağırdı. Kayınvalidem, Hatice Hanım, her zamanki gibi şık giyinmiş, elinde bir poşetle içeri girdi. “Canım torunum!” diyerek Emir’i kucakladı, ona çikolata uzattı. Ben ise mutfağa geçip çay demlemeye başladım. O an, içimden geçenleri kimseye anlatamamanın ağırlığıyla baş başa kaldım.
Hatice Hanım, salonda Emir’le oynarken, ben mutfakta çaydanlıkla boğuşuyordum. Kendi evimde misafir gibi hissediyordum. Her hafta sonu, aynı maratonu koşuyordum: yemek yapmak, evi toplamak, çocuğu oyalamak, kayınvalidemi memnun etmek. Eşim Serkan ise genellikle ya işte olur ya da hafta sonu yorgunluğunu bahane edip odasına çekilirdi. “Ayşe, annem geldiğinde biraz ilgilen, ben çok yoruldum,” derdi. Oysa ben de yorgundum, ben de dinlenmek istiyordum. Ama kimse bunu sormuyordu.
Çayları tepsiye koyup salona geçtiğimde, Hatice Hanım bana döndü: “Ayşe, bu çocuk çok zayıf, biraz daha iyi beslemen lazım. Benim oğlum böyle miydi? Her gün et, süt, yumurta… Şimdi çocuklar hep hasta.” İçimden bir şeyler koptu. “Elimden geleni yapıyorum, Hatice Hanım,” dedim, sesim titreyerek. Ama o, beni duymadı bile, Emir’in saçlarını okşamaya devam etti.
O an, gözlerim doldu. Kendi evimde, kendi çocuğumun annesi olarak yetersiz hissediyordum. Her hafta sonu, Hatice Hanım’ın eleştirileri, önerileri, “benim zamanımda” diye başlayan cümleleriyle boğuluyordum. Emir’in gülüşüyle avunmaya çalışıyordum ama artık gücüm kalmamıştı.
Bir ara, Emir oyuncak arabasını kayınvalidemin ayağına çarptı. Hatice Hanım, “Aman dikkat et, oğlum! Ayşe, bu çocuk çok hareketli, biraz disiplin lazım,” dedi. Yutkundum. “Çocuk işte, oynuyor,” dedim. Ama o, “Benim oğlum hiç böyle yaramazlık yapmazdı,” diye devam etti. O an, içimde bir öfke kabardı. Kendi çocuğumun annesi olarak, onun nasıl yetişeceğine dair söz hakkımın olmadığını hissettim.
Mutfakta yemek yaparken, gözlerimden yaşlar süzüldü. Tencerenin başında, “Ben ne zaman dinleneceğim? Ne zaman sadece anne olacağım, sadece kendim olacağım?” diye düşündüm. O sırada Serkan mutfağa girdi. “Ayşe, annem biraz daha börek istermiş. Biraz hızlı olsan?” dedi. Ona döndüm, gözlerim dolu dolu. “Serkan, ben de yoruldum. Her hafta sonu aynı şey. Biraz da sen ilgilensen?” dedim. Serkan, “Ayşe, abartıyorsun. Annem yaşlı, biraz torunuyla oynasın, ne var bunda?” dedi ve çıktı.
O an, yalnızlığımın farkına vardım. Eşim bile beni anlamıyordu. Herkesin beklentilerini karşılamak zorundaydım. Anneliğim, eşliğim, gelinliğim… Hepsi birbirine karışmıştı. Kendi isteklerim, hayallerim, yorgunluğum yok sayılıyordu.
Akşam yemeğinde, Hatice Hanım sofrada otururken, “Ayşe, pilav biraz lapa olmuş. Bir dahakine daha dikkatli ol,” dedi. O an, elimdeki kaşığı bırakıp derin bir nefes aldım. “Elimden geleni yapıyorum, Hatice Hanım,” dedim. Ama o, “Benim zamanımda her şey daha güzeldi,” diye devam etti. Emir ise tabağındaki yemeği karıştırıyordu. Ona baktım, gözleriyle bana “Anne, iyi misin?” der gibi baktı. O an, oğlum için güçlü olmam gerektiğini düşündüm. Ama içimdeki yorgunluk, her geçen gün daha da büyüyordu.
Yemekten sonra, Hatice Hanım Emir’le biraz daha oynadı, sonra “Ben artık gideyim, yarın işiniz vardır,” dedi. Kapıya kadar uğurladım. “Ayşe, evi toplarsın değil mi? Benim elimden artık gelmiyor,” dedi. Gülümsedim, başımı salladım. Kapı kapandıktan sonra, mutfağa geçip bulaşıkları yıkamaya başladım. Ellerim titriyordu. O an, aynada kendime baktım. Gözlerim şişmiş, yüzüm solgun. “Bu ben miyim?” diye sordum kendime.
Gece, Emir’i yatırdıktan sonra, salonda oturup sessizce ağladım. Serkan yanıma geldi, “Ayşe, neden bu kadar üzülüyorsun? Annem iyi niyetli, seni seviyor,” dedi. Ona döndüm, “Serkan, ben de insanım. Benim de dinlenmeye, sevilmeye, anlaşılmaya ihtiyacım var. Her hafta sonu aynı şey. Benim de bir sınırım var,” dedim. Serkan, “Biraz sabret, zamanla alışırsın,” dedi. O an, içimdeki yalnızlık daha da büyüdü.
Her hafta sonu, aynı maratonu koşuyorum. Kendi evimde misafir gibi hissediyorum. Herkesin beklentilerini karşılamak zorundayım. Ama ben ne zaman kendim olacağım? Ne zaman sadece anne, sadece Ayşe olacağım? Sizce, bir kadının sınırları ne kadar zorlanmalı? Yoksa, bu döngüden çıkmanın bir yolu var mı?