Her Akşam Aynı Sofrada, Farklı Yalnızlıklar: Bir Evliliğin Sessiz Çığlığı
“Yine mi bu yemek, Elif?” dedi Serkan, kaşığını tabağın kenarına bırakırken. O an, mutfağın sarı ışığında gölgem duvarda büyüdü; sanki ben de o gölge kadar silikleşiyordum. Oysa sabahtan beri markette en taze sebzeleri seçmiş, annemin tarif defterinden yeni bir şey denemiştim. Ama Serkan’ın yüzünde yine o memnuniyetsiz ifade…
“Beğenmediysen başka bir şey hazırlayabilirim,” dedim, sesim titreyerek. O ise omuz silkti, “Yok, gerek yok. Zaten öğlen annemlerde yedim, ellerine sağlık, harika yapmış yine dolmayı.”
İçimden bir şeyler koptu. Her akşam aynı sahne: Benim yemeklerim eleştirilir, annesinin yemekleri göklere çıkarılır. Sanki kayınvalidemin mutfağında başka bir adam oluyor Serkan. Orada iştahla her şeyi yer, hatta tabağını sıyırır. Ama evde, benim soframda, hep bir eksik, hep bir kusur…
Bir gün, annemle telefonda konuşurken ağzımdan döküldü: “Anne, ben kötü mü yemek yapıyorum?” Annem sustu, sonra yutkunarak, “Kızım, herkesin damak tadı farklıdır. Ama senin elinin lezzeti tartışılmaz,” dedi. O an gözlerim doldu. Annem bana inanıyordu, ama ben kendime inanamıyordum artık.
Serkan’la evliliğimizin başında böyle değildi. O zamanlar, birlikte mutfağa girer, gülüşerek yemek yapardık. Hatta bir keresinde, ilk defa mercimek köftesi yapmaya çalışırken mutfağı batırmıştık, ama o kadar çok gülmüştük ki… Şimdi ise, mutfakta yalnızım. Her akşam, yeni bir tarif, yeni bir umut, ama sonuç hep aynı: “Fena değil, ama anneminki gibi olmamış.”
Bir akşam, kayınvalidem Emine Hanım’a misafir olduk. Sofrada Serkan’ın iştahla yediğini görünce, içimde bir kıskançlık dalgası yükseldi. O kadar doğal, o kadar mutluydu ki… Dayanamadım, “Serkan, annem de geçen gün dolma yaptı, ama sen öyle iştahla yememiştin,” dedim. O ise gülerek, “Annemin elinin lezzeti başka, Elif. Sen de zamanla öğrenirsin,” dedi. Emine Hanım araya girdi: “Aman kızım, erkekler annelerinin yemeklerine alışkındır. Sen de kendi usulünü bulursun.”
O gece eve dönerken, arabada sessizlik vardı. Camdan dışarı bakarken, içimdeki fırtına dinmiyordu. “Serkan, ben gerçekten kötü mü yemek yapıyorum?” dedim, gözlerim dolu dolu. O ise direksiyona bakarak, “Yok canım, kötü demedim. Sadece… Annemin yemekleriyle büyüdüm, alışkanlık işte,” dedi. Ama ben biliyordum; mesele sadece yemek değildi. Sofrada başlayan bu memnuniyetsizlik, hayatımızın her alanına sızmıştı.
Bir sabah, işe gitmek için hazırlanırken, aynada kendime baktım. Gözlerimin altı mor, yüzüm solgundu. “Ne oldu bana?” diye sordum kendime. Eskiden özgüvenli, neşeli bir kadındım. Şimdi ise, her akşam Serkan’ın onayını bekleyen, kendini yetersiz hisseden birine dönüşmüştüm. İş yerinde bile, arkadaşlarımın getirdiği börekleri överken, kendi yaptıklarımı getirmeye çekinir olmuştum.
Bir gün, iş yerinde Ayşe bana, “Elif, neden bu kadar içine kapanıksın son zamanlarda?” diye sordu. Dayanamadım, her şeyi anlattım. O ise, “Bak canım, erkekler bazen annelerinin gölgesinden çıkamıyor. Ama senin değerini bir tabak yemek belirlememeli,” dedi. Haklıydı, ama kalbimle aklım arasında bir uçurum vardı.
Bir akşam, Serkan eve geç geldi. Yorgun ve sinirliydi. Sofraya oturdu, tabağına baktı, “Yine mi sebze?” dedi. O an patladım: “Serkan, ne yapsam beğenmiyorsun! Annenin yemeklerini övüyorsun, benimkileri küçümsüyorsun. Ben de insanım, ben de yoruluyorum, ben de takdir edilmek istiyorum!”
Serkan şaşırdı, böyle bir tepki beklemiyordu. “Elif, abartıyorsun. Sadece fikrimi söylüyorum,” dedi. Gözyaşlarımı tutamadım, “Senin fikrin, benim özgüvenimi yerle bir ediyor. Her akşam kendimi yetersiz hissediyorum. Sence bu adil mi?”
O gece, ilk defa uzun uzun konuştuk. Serkan, annesinin yemekleriyle büyüdüğünü, ona olan bağlılığını anlattı. Ben ise, kendi ailemdeki sıcak sofraları, babamın anneme her yemekten sonra teşekkür edişini anlattım. “Ben de öyle bir aile kurmak istiyorum, Serkan. Birbirini takdir eden, destekleyen bir aile…”
O günden sonra, Serkan biraz daha dikkatli olmaya başladı. Ama yine de, bazen eski alışkanlıklarına dönüyor. Ben ise, artık kendimi onun onayına göre değerlendirmemeye çalışıyorum. Kendi lezzetimi, kendi emeğimi sevmeyi öğreniyorum. Bazen hâlâ içimde bir sızı oluyor, ama artık biliyorum: Bir kadının değeri, bir tabak yemekle ölçülmez.
Şimdi, her akşam sofraya otururken kendime soruyorum: “Bugün kendim için ne yaptım? Kendi emeğime, kendi sevgime ne kadar değer verdim?” Belki de en zor olan, önce kendini sevmek… Sizce, bir evlilikte en çok neyi kaybetmekten korkar insan? Kendi değerini mi, yoksa karşısındakinin sevgisini mi?