İki Dünya Arasında: Dönüş ya da Sonsuza Dek Gidiş

“Elif abla, artık bu ev sana fazla büyük. Hem biz de rahat ederiz, sen de. Sat şu evi, köye dön. Aile dediğin bir arada olur.” Zeynep’in sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an, mutfağın köşesinde ellerim titreyerek çay bardağını tutarken, içimdeki eski yara bir kez daha kanadı. Yirmi beş yıl önce, Anadolu’nun o toprak kokan köyünden İstanbul’a göç ettiğimde, arkamda bıraktığım her şeyin bir gün böyle karşıma çıkacağını hiç düşünmemiştim. Şimdi ise, gelinimin gözlerinde gördüğüm o sabırsızlık ve küçümseme, beni olduğum yere mıhladı.

O gün, Zeynep’in sözlerinden sonra evde bir sessizlik oldu. Oğlum Emre, annesiyle göz göze gelmemeye çalıştı, ama ben onun da içten içe aynı fikirde olduğunu biliyordum. “Anne, senin için en iyisi bu olabilir,” dedi usulca. O an, içimde bir şeyler koptu. Yıllarca çocuklarım için çalışmış, onlara iyi bir hayat sunmak için didinmiş, kendi hayatımı, hayallerimi bir kenara bırakmıştım. Şimdi ise, yaşlandığımda bana biçilen rol, köye dönüp sessizce kaybolmak mıydı?

O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken, çocukluğumun geçtiği o köyü düşündüm. Annemin tandırda pişirdiği ekmek kokusu, babamın akşamları anlattığı masallar, kardeşim Mustafa’nın yaramazlıkları… Hepsi bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. İstanbul’da geçirdiğim yıllar boyunca, köydeki ailemle aramda hep bir mesafe olmuştu. Ne tam oraya ait hissedebildim, ne de burada. Şimdi ise, Zeynep’in sözleriyle bu yabancılık duygusu iyice büyüdü.

Ertesi sabah kapı çaldı. Açtığımda, karşımda Mustafa’yı gördüm. Elinde bir sepet elma vardı, köyden getirmiş. “Ablam, elmalar bu sene çok güzel oldu. Sana da getirdim,” dedi. Gözlerinin içi gülüyordu ama yüzünde bir mahcubiyet vardı. İçeri davet ettim. Sessizce oturduk, çay koydum. Mustafa, elmaların tadından, köydeki komşulardan, annemin sağlık durumundan bahsetti. Ama ikimizin de asıl konuşmak istediği şey başka bir şeydi.

Bir süre sonra, Mustafa başını eğerek, “Elif abla, köyde herkes seni özledi. Annem de yaşlandı, seni yanında görmek istiyor. Hem burada yalnızsın, orada hepimiz bir aradayız,” dedi. İçimde bir öfke kabardı. “Yalnızım, evet. Ama bu yalnızlığı ben seçmedim. Yıllarca burada, bu şehirde tutunmaya çalıştım. Sizden bir telefon, bir ziyaret bekledim. Şimdi yaşlandım diye mi hatırladınız beni?” dedim, sesim titreyerek.

Mustafa bir süre sustu. Sonra, “Haklısın abla. Belki de seni ihmal ettik. Ama köyde hayat zor, herkes kendi derdinde. Annem de, ben de seni hep düşündük,” dedi. Gözlerim doldu. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim kırgınlıklar, özlemler, pişmanlıklar bir anda dökülmek istedi. Ama kelimeler boğazımda düğümlendi.

O akşam Mustafa’yı uğurladıktan sonra, elmalardan birini aldım, ısırdım. O tat, çocukluğumun saf, masum günlerini hatırlattı. Ama artık o günler çok uzakta kalmıştı. İstanbul’da kurduğum hayat, her ne kadar eksik ve yalnız olsa da, bana ait bir dünyaydı. Köye dönmek, geçmişteki yaraları tekrar kanatmak gibi geliyordu. Ama burada kalmak da, her geçen gün biraz daha yalnızlaşmak demekti.

Bir hafta boyunca ne yapacağımı bilemedim. Zeynep ve Emre, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlardı. Ama ben her gün biraz daha içine kapanıyordum. Bir akşam, Emre yanıma geldi. “Anne, seni üzmek istemedik. Ama burada mutsuz olduğunu düşünüyoruz. Belki köyde daha mutlu olursun,” dedi. Gözlerimin içine bakıyordu, ama bakışlarında bir acelecilik vardı. Sanki bir an önce bu yükten kurtulmak istiyordu.

“Emre, ben burada mutsuz değilim. Sadece yalnızım. Ama bu yalnızlık bana ait. Köye dönsem, orada da yabancı olacağım. Hiç düşündün mü, insan nereye ait olduğunu nasıl anlar?” dedim. Emre cevap veremedi. O an, oğlumun da aslında beni anlamadığını fark ettim.

Bir gece, annem aradı. Sesi yorgun ve kırıktı. “Kızım, gel. Birlikte olalım. Ben de yaşlandım, sana ihtiyacım var,” dedi. Annemin bu sözleri, içimdeki duvarları biraz daha yıktı. Ama yine de karar veremedim. İstanbul’da kalmak, kendi hayatımı sürdürmek mi, yoksa köye dönüp ailemin yanında olmak mı daha doğruydu?

Bir sabah, pencereden dışarı bakarken, karşı apartmandaki yaşlı kadını gördüm. Her sabah balkona çıkar, çiçeklerini sular, sonra içeri girerdi. Onun da yalnız olduğunu düşündüm. Belki de bu şehirde herkes biraz yalnızdı. Ama yine de, burada bir şekilde hayata tutunuyorduk.

Bir gün, Zeynep mutfağa geldi. “Elif abla, sana haksızlık ettiysem özür dilerim. Ama gerçekten, köyde daha mutlu olacağını düşündüm. Burada hepimiz çok yoğunuz, sana yeterince vakit ayıramıyoruz,” dedi. Gözlerinde bir pişmanlık vardı. “Zeynep, ben sizin yükünüz değilim. Sadece, biraz anlayış ve sevgi bekledim. Ama anladım ki, herkes kendi yolunda,” dedim. O an, içimde bir huzur hissettim. Artık kararımı vermiştim.

Bir hafta sonra, Mustafa tekrar geldi. “Ablam, karar verdin mi?” diye sordu. Ona uzun uzun baktım. “Mustafa, ben burada kalacağım. İstanbul’da. Burası artık benim evim. Ama sizi, ailemi unutmayacağım. Arada köye geleceğim, annemi göreceğim. Ama hayatımı burada sürdüreceğim,” dedim. Mustafa başını salladı, gözlerinde bir hüzün vardı ama saygı da vardı.

O günden sonra, içimdeki o yabancılık duygusu biraz azaldı. Artık ne köye ne de bu şehre tam olarak ait olmadığımı biliyordum. Ama en azından, kendi seçimimi yapmıştım. Yalnızlığımı kabullendim, ama bu yalnızlık artık bana acı vermiyordu. Çünkü artık kendim için yaşamaya karar vermiştim.

Şimdi bazen düşünüyorum: İnsan, gerçekten nereye aittir? Doğduğu yere mi, yoksa kendi kurduğu hayata mı? Sizce, insan geçmişini geride bırakabilir mi, yoksa o geçmiş her zaman peşinden mi gelir?