Kendi Evimde Hizmetçi Olmak: Bir Hayatın Sessiz Çığlığı

“Zeynep, kalk artık! Evin işi seni bekliyor!” Annemin sesi, sabahın köründe odamın kapısında yankılandığında, gözlerimi açmaya bile korkardım. O an, içimde bir yerlerin daha öldüğünü hissederdim. Babamı kaybettiğimiz o kış sabahından beri, evimizde ne sıcaklık kaldı ne de huzur. On altı yaşındaydım; çocukluğumun bittiği, hayatımın başladığı yaştı belki de. Ama benim için hayat, bir yükün altına girmek demekti.

Babamın ölümünden sonra annem, sanki dünyaya küsmüştü. Gözleri sürekli uzaklara dalar, ağzından tek bir güzel söz çıkmazdı. Küçük kardeşim Emre ise, babasının yokluğunu anlamlandıramadan büyümeye çalışıyordu. Annem, bütün acısını bana yüklemişti sanki. “Sen ablasın, senin görevin!” derdi. Okula gitmek bile lüks olmuştu artık. Sabahları Emre’yi okula hazırlamak, evin temizliği, yemek, çamaşır… Her şey bana kalmıştı. Komşuların çocukları sokakta oynarken, ben pencereden onları izler, ellerim deterjan kokarken hayallerimi yutkunurdum.

Bir gün, annemle aramızda geçen o unutulmaz tartışmayı hatırlıyorum. “Anne, ben de insanım! Biraz dinlenmek istiyorum,” demiştim. Annem gözlerimin içine öyle bir baktı ki, sanki ben onun kızı değil de, evin hizmetçisiymişim gibi. “Senin dinlenmeye hakkın yok Zeynep! Bu evde herkesin bir görevi var. Babasız kalınca yükümüz arttı. Sen de taşın altına elini koyacaksın!” O an, içimde bir şeylerin sonsuza dek kırıldığını hissettim. O günden sonra, duygularımı içime gömdüm. Ağlamak bile lüks geliyordu bana.

Yıllar geçti. Emre büyüdü, liseye başladı. Annem ise yaşlandıkça daha da huysuzlaştı. Ben ise, kendi hayatımı kurmak için hiçbir fırsat bulamadım. Üniversite hayalim vardı, ama annem “Evde kimin işi yapacak?” diyerek önüme set çekti. Arkadaşlarımın üniversiteye gittiğini, sosyal medyada paylaştıkları mutlu fotoğrafları gördükçe, içimde bir boşluk büyüdü. Bir gün, eski bir arkadaşım olan Elif’le markette karşılaştım. “Zeynep, ne yapıyorsun? Üniversiteye başlamadın mı?” diye sordu. Yutkundum, gözlerim doldu. “Evdeyim, anneme ve kardeşime bakıyorum,” dedim. Elif’in gözlerinde bir acıma gördüm, o bakış beni daha da küçülttü.

Bir akşam, Emre eve geç geldi. Annem sinirliydi, sofrada sessizlik hakimdi. “Neredesin sen?” diye bağırdı annem. Emre ise, “Arkadaşlarımla ders çalışıyordum,” dedi. Annem bana döndü: “Senin yüzünden bu çocuk da başıboş kaldı!” O an, içimdeki öfke patladı. “Anne, ben elimden geleni yapıyorum! Her şeyi bana yüklemekten vazgeç!” dedim. Annem ise, “Sen olmasan biz ne yapardık? Ama sen de şikayet ediyorsun!” diye bağırdı. O gece, odama kapanıp saatlerce ağladım. Kendimi bir kafeste gibi hissediyordum. Ne dışarı çıkabiliyordum, ne de kendi hayatımı yaşayabiliyordum.

Yıllar böyle geçti. Annem yaşlandı, Emre üniversiteyi kazandı ve başka bir şehre gitti. Evde yalnız kaldım. Annem artık bana daha çok muhtaçtı, ama ben de tükenmiştim. Bir gün, aynada kendime baktım. Gözlerimin altı mor, ellerim çatlamış, yüzümde gülümseme yoktu. “Ben kimim?” diye sordum kendime. Hayatım boyunca başkalarının mutluluğu için yaşadım, ama kendi mutluluğumdan vazgeçtim. Annem, “Sen iyi bir evlat oldun,” dedi bir gün. Ama ben, içimde hep eksik kaldım.

Yıllar sonra, evlendim ve iki çocuğum oldu. Onlara bakarken, kendi çocukluğumu hatırlıyorum. Onlara asla yaşadıklarımı yaşatmamaya çalışıyorum. Ama bazen, annemden öğrendiğim o sertlik istemeden de olsa dilime yansıyor. Kızım Defne, bir gün bana “Anne, neden bazen üzgün bakıyorsun?” diye sordu. O an, içimdeki yaraların hala kapanmadığını anladım. Kendi anneme kızarken, onun izlerini taşıdığımı fark ettim.

Şimdi, çocuklarımın odasında onları izlerken, kendi çocukluğumun yasını tutuyorum. Acaba, gerçekten anne olmayı hiç öğrendim mi? Yoksa, bana hiç izin verilmediği için, ben de eksik bir anne mi oldum? Sizce, insan kendi çocukluğunu yaşayamadan, iyi bir anne olabilir mi?