Bir Lokantada Mevlid: Kızımın Seçimi ve Bizim Yaramız
“Elif, kızım, bu kadar insanı lokantaya toplamak şart mıydı? Eskiden evde yapılırdı mevlid,” dedim, sesim titreyerek. Telefonun diğer ucunda Elif’in nefesi duyuluyordu. “Anneciğim, herkesin işi gücü var, evde uğraşmak istemedim. Hem böyle daha rahat olacak. Herkes gelsin, yesin içsin, dua etsin, bitsin gitsin.”
Eşim Mehmet yanımda oturuyordu, gözleriyle bana ‘boşver’ der gibi işaret etti. Ama içimde bir şeyler kırılmıştı. Torunum Defne’nin mevlidi için günlerce hayal kurmuştum; mutfakta telaşla börekler açacak, komşulara haber salacak, eski günlerdeki gibi evimizde misafir ağırlayacaktık. Şimdi ise Elif’in seçimiyle karşı karşıyaydık: Şehrin göbeğinde bir lokantada, garsonların arasında, herkesin birbirine yabancı olduğu bir ortamda kutlama yapacaktık.
Mehmet’e döndüm: “Mehmet, biz ne yapacağız? Herkes orada olacak, biz de gitmek zorundayız. Ama ben içime sindiremiyorum.”
Mehmet omuz silkti: “Kızımızın kararı. Zaman değişti, biz de ayak uydurmak zorundayız.”
Ama ben uyduramıyordum. O gece uyuyamadım. Annemin bana anlattığı eski mevlidleri düşündüm; kadınlar bir araya gelir, dualar okunur, gözyaşları dökülürdü. O sıcaklık, o samimiyet… Şimdi ise her şey gösterişe dönüşmüştü. Sabah olunca Mehmet’e döndüm:
“Ben gitmek istemiyorum. Lokantada mevlid mi olurmuş? Hem hediye almak da lazım. Ne alacağız şimdi?”
Mehmet derin bir iç çekti: “Elif’i kırmayalım. Gideriz, kısa kalırız. Hediye işini de hallederiz.”
O gün Elif aradı tekrar. Sesi gergindi:
“Anne, bak lütfen sorun çıkarma. Herkes böyle yapıyor artık. Arkadaşlarım da öyle yaptı. Evde uğraşmak istemiyorum. Zaten senin de sağlığın yok.”
Bir an sustum. Sağlığımı bahane etmesine içerledim. “Benim sağlığım yerinde Elif! Sen istemedin diye evde yapmıyoruz,” dedim kırgınca.
Telefon kapandıktan sonra gözlerim doldu. Mehmet yanıma geldi:
“Bak Sevgi, kızımız büyüdü. Kendi ailesi var artık. Bizim gibi düşünmek zorunda değil.”
Ama içimdeki boşluk büyüyordu. O gün markete giderken komşum Ayşe Hanım’a rastladım. O da torununun mevlidini yeni yapmıştı.
“Biz evde yaptık Sevgi Hanımcığım. Kızım biraz mırın kırın etti ama sonunda razı oldu. Herkes çok memnun kaldı,” dedi gururla.
İçimdeki yara biraz daha kanadı.
Mevlid günü geldi çattı. Mehmet’le birlikte lokantaya gittik. Kapıda Elif ve eşi Murat bizi karşıladı. Elif’in yüzünde hafif bir gerginlik vardı.
“Hoş geldiniz anneciğim, babacığım,” dedi ama gözleri başka yere bakıyordu.
İçeri girdik; masalar süslenmiş, garsonlar telaşla koşturuyordu. Herkes şık giyinmişti ama ortamda bir soğukluk vardı sanki. Benim aklım hâlâ eski günlerdeydi.
Bir ara Elif yanıma geldi:
“Anne, bak herkes çok memnun. Sen de biraz keyif almaya çalış,” dedi fısıltıyla.
O an dayanamadım:
“Elif, ben bu kadar insanın içinde kendimi yabancı hissediyorum. Sanki kendi torunumun mevlidinde misafirim.”
Elif’in gözleri doldu:
“Anne, ben de mutlu değilim aslında. Herkes böyle yapıyor diye ben de yaptım. Ama senin o eski mevlidlerini özlüyorum.”
Bir an sustuk; aramızda yılların biriktirdiği duvarlar vardı sanki.
Mehmet yanımıza geldi:
“Bakın kızlar, önemli olan Defne’nin sağlığı ve mutluluğu. Biz aile olarak bir aradayız ya, gerisi boş.”
Ama ben biliyordum ki mesele sadece bir mevlid değildi; mesele değişen hayatlarımızdı. Köklerimizle bağımız kopuyordu yavaş yavaş.
O akşam eve dönerken Mehmet’e sordum:
“Biz nerede yanlış yaptık Mehmet? Neden çocuklarımız bizim gibi hissetmiyor?”
Mehmet uzun uzun sustu:
“Belki de yanlış yapmadık Sevgi… Belki de zaman değişti sadece.”
Ama ben hâlâ emin değildim.
Şimdi size soruyorum: Sizce aile olmak ne demek? Geleneklerimizden vazgeçmeden modern hayata nasıl uyum sağlayabiliriz? Yoksa köklerimizi kaybeder miyiz?