Yalnız Sahnedeki Hayatım — 14 Yıl Sonra Geçmişle Yüzleşme
“Neden şimdi döndün, Zeynep?” diye sordu annem, sesi titrek ve öfkeli. Gözlerinin içine bakmaya cesaret edemedim. Ankara’nın gri gökyüzü, pencereden içeri sızan soğukla birleşip içimi ürpertiyordu. On dört yıl önce, yine böyle bir kış günü, annemin gözyaşları arasında evden çıkıp gitmiştim. O zamanlar on sekiz yaşındaydım, hayallerim ve öfkemle doluydum. Şimdi ise, kırık dökük bir kalple, geçmişimin enkazını toplamaya çalışıyordum.
O gün, Kızılay’da bir kafede çalışıyordum. Akşam vardiyasından çıkıp eve dönerken, kar taneleri saçlarımın arasına düşüyordu. Cebimde sadece birkaç lira vardı, ama içimde özgürlüğün sıcaklığı vardı. Babamın ani ölümüyle dağılan ailemizde, annemle her gün kavga ediyorduk. O, bana sürekli ne yapmam gerektiğini söylüyor, ben ise kendi yolumu çizmek istiyordum. O akşam eve geldiğimde, annem yine kapıda bekliyordu.
“Bu saatte nereden geliyorsun? Yine mi o kafede çalıştın? Üniversiteyi ne zaman düşüneceksin?”
“Anne, bırak artık! Ben kendi hayatımı yaşamak istiyorum!”
“Senin hayatın benim hayatım! Babandan sonra bir tek sen kaldın bana!”
O an, içimde bir şeyler koptu. Bağırdım, ağladım, eşyalarımı topladım ve kapıyı çarpıp çıktım. O gece, bir arkadaşımın evinde kaldım. Sonra başka bir şehre, Eskişehir’e taşındım. Hayatımın en zor yıllarıydı. Yalnızdım, parasızdım, ama özgürdüm. Annemle yıllarca konuşmadık. Her doğum günümde, annemin aramasını bekledim. O ise hiç aramadı. Ben de inat ettim, dönmedim.
Yıllar geçti. Üniversiteyi bitirdim, bir yayınevinde iş buldum. Hayatım düzene girmişti, ama içimde hep bir boşluk vardı. Annemi affedememiştim, ama kendimi de affedemiyordum. Sonra bir gün, eski bir komşumuzdan bir mesaj aldım: “Annen hastanede, seni görmek istiyor.”
O an, zaman durdu. Ellerim titredi, gözlerim doldu. Ankara’ya dönerken, otobüsün camından dışarı bakıp geçmişimi düşündüm. Annemle son konuşmamız, babamın ölümü, evden kaçışım… Hepsi bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Hastaneye vardığımda, annem zayıflamış, yaşlanmıştı. Gözleri hâlâ aynıydı; sevgiyle ve kırgınlıkla bakıyordu bana.
“Zeynep, kızım… Beni affedebilecek misin?”
O an, içimdeki tüm öfke eridi. Annemin ellerini tuttum, ağladım. “Anne, ben de seni affetmeni istiyorum. Yıllarca seni suçladım, ama aslında en çok kendime kızgındım.”
O günden sonra, annemle aramızdaki duvarlar yavaş yavaş yıkıldı. Ama kolay olmadı. Her gün, geçmişin gölgesiyle boğuşuyordum. Annem bazen eski günlerdeki gibi bana karışıyor, ben de ona kızıyordum. Ama artık susmak yerine konuşmayı, kaçmak yerine kalmayı seçiyordum.
Bir gün, annemle mutfakta çay içerken, bana dönüp şöyle dedi:
“Zeynep, hayat bazen insanı yalnız bırakıyor. Ama en büyük yalnızlık, sevdiklerinden uzak kalmakmış. Sen gidince bunu anladım.”
Gözlerim doldu. “Ben de anne. Yıllarca yalnız kaldım, ama en çok senin yokluğunu hissettim.”
O günden sonra, annemle birlikte geçmişimizi konuşmaya başladık. Babamın ölümünden sonra yaşadığımız acıları, birbirimize söyleyemediğimiz sözleri, içimizde biriktirdiğimiz öfkeyi… Her konuşmamızda biraz daha iyileştik. Ama bazı yaralar asla tamamen kapanmıyor. Annem hâlâ hastaydı, bazen geceleri ağrıları tutuyordu. O zamanlar, başucunda oturup elini tutuyordum. İçimden, “Keşke zamanında gitmeseydim, keşke annemi yalnız bırakmasaydım,” diye geçiriyordum.
Bir gece, annem uykusunda sayıkladı: “Zeynep, gitme… Yalnız bırakma beni…”
O an, içimdeki pişmanlık daha da büyüdü. Sabah olunca, anneme sarıldım. “Hiçbir yere gitmeyeceğim anne. Artık buradayım.”
Annemle geçirdiğim her gün, geçmişte kaybettiklerimi telafi etmeye çalıştım. Ama zaman acımasızdı. Annem bir sabah uyanamadı. O gün, Ankara’nın sokakları yine griydi. Annemi kaybettim, ama bu sefer yanında olmuştum. Onu son yolculuğuna uğurlarken, içimde bir huzur vardı. Artık affetmiştim; hem annemi, hem de kendimi.
Şimdi, annemin eski evinde yalnız yaşıyorum. Her köşede onun sesi, kokusu var. Bazen mutfakta çay demlerken, onun bana seslendiğini duyuyorum. “Zeynep, çay koydun mu?”
Hayatım boyunca, en büyük savaşımı kendimle verdim. Annemi affetmek, kendimi affetmekten daha kolaydı. Şimdi düşünüyorum da, insan en çok sevdiklerine kızıyor, en çok onları özlüyor. Peki siz, geçmişinizle yüzleşmeye cesaret edebildiniz mi? Affetmek mi daha zor, yoksa unutmak mı?