Basit Bir Düğün Hayali, Karmaşık Bir Aile Gerçeği
“Bu düğün böyle olmaz, Elif! Kızlarım da gelinlik giyecek, hepsi sahnede olacak!” diye bağırdı kayınvalidem, mutfakta çay bardağını tezgâha öyle bir bıraktı ki, camın çatlayacağından korktum. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Oysa ben ve eşim Murat, sade bir nikâh töreniyle hayatımızı birleştirip, kalan paramızla Murat’ın rahmetli babaannesinden kalan eski apartman dairesini yenilemek istiyorduk. Ama işte, aile dediğin şey bazen insanın hayallerinin önüne geçiyor.
Murat’la üç yıldır birlikteydik. Üniversitede tanışmış, İstanbul’un karmaşasında birbirimize tutunmuştuk. Ailelerimiz tanıştığında, Murat’ın annesi Nermin Hanım’ın biraz otoriter biri olduğunu anlamıştım ama bu kadarını beklemiyordum. Murat’ın babası yıllar önce vefat etmiş, Nermin Hanım ise iki kızı ve Murat’ı tek başına büyütmüştü. Kızları, yani Murat’ın ablaları Sibel ve Derya, annelerinin gölgesinde büyümüş, her sözüne itaat eden, kendi kararlarını almakta zorlanan insanlardı. Ben ise, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, Anadolu’dan İstanbul’a okumaya gelmiş, hayatta her şeyin kolay olmadığını bilen biriydim.
Düğün hazırlıkları başladığında, Murat’la oturup konuştuk. “Elif, paramız yok. Düğüne harcayacağımız parayla evi yenileriz, sonra da rahat rahat yaşarız,” dedi. Ben de aynı fikirdeydim. Zaten ailem de maddi olarak çok destek olamayacaktı. Ama Nermin Hanım, bu fikre şiddetle karşı çıktı. “Oğlumun düğünü öyle basit mi olacak? Herkes görecek, kızlarım da yanında olacak. Onlar da gelinlik giyecek, sahneye çıkacaklar. Bizim ailede böyle olur!”
İlk başta anlam veremedim. Neden Murat’ın ablaları da gelinlik giyecekti? Meğer, ailelerinde bir gelenekmiş; damadın kız kardeşleri de gelinlik giyip, düğünde sahneye çıkarmış. “Ama anne, bu bizim düğünümüz. Elif’le ben karar vermek istiyoruz,” dedi Murat. Nermin Hanım’ın gözleri doldu, sesi titredi: “Ben sizi tek başıma büyüttüm. Bir günümü bile kendime ayırmadım. Şimdi bir düğünüm olacak, onu da bana çok görüyorsunuz!”
O an Murat’ın yüzünde bir çaresizlik gördüm. Annemle babamdan uzakta, İstanbul’da yalnız başıma mücadele ederken, Murat’ın ailesinin gölgesinde ezilmek istemiyordum. Ama Murat’ın annesine karşı gelmesi de kolay değildi. O gece eve döndüğümüzde, Murat sessizce yanıma oturdu. “Elif, annemi üzmek istemiyorum. Ama senin de hayallerini yıkmak istemem. Ne yapacağız?”
İçimde bir öfke vardı ama Murat’a kızamıyordum. O da iki arada bir derede kalmıştı. “Murat, bu bizim hayatımız. Ama annenin de duygularını anlamak zorundayız. Belki bir orta yol bulabiliriz,” dedim. Ama içimden geçen, her şeyin daha da karmaşık olacağıydı.
Ertesi gün, Nermin Hanım beni aradı. “Elif, seninle konuşmamız lazım,” dedi. Buluştuk. Bana uzun uzun kendi hayatını anlattı. Genç yaşta dul kalmış, üç çocuğunu büyütmek için gece gündüz çalışmış. “Benim de hayallerim vardı. Ama hepsi çocuklarım için bitti. Şimdi bir düğünüm olacak, onu da istediğim gibi yapamayacak mıyım?” dedi. Gözleri doldu. Bir an için ona hak verdim. Ama sonra, kendi hayallerimi düşündüm. Ben de mutlu olmak, kendi evimde huzurla yaşamak istiyordum.
Düğün günü yaklaştıkça, aile içindeki gerilim arttı. Sibel ve Derya, annelerinin isteğiyle gelinlik provalarına başladılar. Ben ise, kendi gelinliğimi bile seçememiştim. Herkes kendi derdindeydi. Annem aradı bir akşam, “Kızım, sen mutlu musun?” diye sordu. O an ağlamaya başladım. “Anne, bilmiyorum. Herkes bir şey istiyor. Benim ne istediğimi soran yok,” dedim. Annem sustu, sonra “Kızım, hayat senin. Kimseyi mutlu etmek zorunda değilsin. Kendi mutluluğunu düşün,” dedi.
Ama öyle kolay değildi. Murat’ın ailesiyle aram açılırsa, Murat da zor durumda kalacaktı. Bir akşam, Murat’ın evinde yemek yerken, Nermin Hanım yine konuyu açtı. “Elif, bak kızlarım da çok heyecanlı. Onlar da senin gibi gelin olacaklar. Hep birlikte sahneye çıkacaksınız. Ne güzel olacak!” dedi. Sibel ve Derya başlarını eğmiş, sessizce tabağıyla oynuyordu. Onların da bu durumdan memnun olmadığını hissettim. Yemekten sonra Sibel yanıma geldi. “Elif, annem böyle istiyor diye yapıyoruz. Ama sen üzülme. Biz de istemiyoruz aslında. Ama annemizi kırmak istemiyoruz,” dedi. O an, Sibel ve Derya’nın da kendi hayatlarını yaşamakta ne kadar zorlandıklarını anladım.
Düğün günü geldiğinde, içimde bir huzursuzluk vardı. Kuaförde, Sibel ve Derya ile yan yana oturduk. Üçümüz de gelinlik giymiştik. Kuaför kadın şaşkın şaşkın bakıyordu. “Aynı anda üç gelin mi?” diye sordu. Sibel gülümsedi, “Bizim ailede böyle,” dedi. Ama gözlerinde bir hüzün vardı. Düğün salonuna girdiğimizde, herkes şaşkınlıkla bize bakıyordu. Annem, uzaktan bana bakıp gözlerini kaçırdı. Murat ise, bana yaklaşarak elimi tuttu. “Bitti mi?” diye fısıldadı. “Bitti,” dedim ama içimde bir boşluk vardı.
Düğün bittiğinde, herkes mutlu görünüyordu. Nermin Hanım, “Ne güzel oldu, herkes konuşacak bu düğünü!” dedi. Ama ben, kendi düğünümde kendimi misafir gibi hissetmiştim. Eve döndüğümüzde, Murat yanıma oturdu. “Elif, seni mutsuz ettim. Özür dilerim,” dedi. Ona sarıldım. “Hayır, Murat. Kimseyi suçlayamam. Ama bundan sonra kendi hayatımızı kendimiz kurmalıyız. Başkalarının hayalleriyle yaşanmaz,” dedim.
Şimdi, evimizde eski koltuklarda otururken, bazen düşünüyorum: Kendi mutluluğum için savaşmalı mıydım, yoksa aile huzuru için susmak mı daha doğruydu? Siz olsanız ne yapardınız? Kendi hayallerinizden vazgeçer miydiniz, yoksa savaşır mıydınız?