Görmezden Gelinmek: Bir Akşamda Değişen Hayatım

“Beni nasıl görmezden gelebilir? Benim gibi birini…” diye içimden geçirirken, aynanın karşısında rujumu bir kez daha tazeledim. Gözlerimin altındaki hafif morlukları kapatmaya çalışırken, annemin sesi koridordan yükseldi: “Elif, geç kalacaksın, patronun kızmasın!” Annemin sesiyle irkildim, ama asıl canımı yakan, iş yerindeki o bakışlardı. Özellikle de Baran’ın…

Baran’ı ilk gördüğümde, yeni gelen biri olarak bana gülümsediği o anı unutamıyorum. O gülüşte bir sıcaklık, bir samimiyet vardı. Ama zaman geçtikçe, sanki ben ofiste yokmuşum gibi davranmaya başladı. Herkesle şakalaşır, kahve içerken sohbet ederdi; bana ise yalnızca iş gereği kısa ve soğuk cümleler kurardı. “Elif Hanım, şu dosyayı imzalar mısınız?” ya da “Toplantı saat üçte.” Hepsi bu kadar. Oysa ben… Ben onun dikkatini çekmek için her sabah saatlerce hazırlanıyordum.

O akşam şirketin yıl sonu yemeği vardı. Herkes şık giyinmişti. Ben de en sevdiğim kırmızı elbisemi giymiştim. Annem, “Çok güzel olmuşsun kızım,” dediğinde gözlerim doldu. Çünkü annem dışında kimse bana güzel olduğumu söylemiyordu. Babam ise her zamanki gibi televizyonun karşısında sessizce çayını yudumluyordu. Evde de görünmezdim aslında; annem dışında kimse varlığımı fark etmiyordu.

Yemek salonuna girdiğimde kalbim deli gibi atıyordu. Baran köşede arkadaşlarıyla gülüşüyordu. Yanlarına gitmeye cesaret edemedim; uzaktan onları izledim. Bir ara göz göze geldik, ama hemen başını çevirdi. İçimde bir şeyler kırıldı o an. Yanıma gelen Zeynep, “Elif, hadi gel dans edelim!” dedi neşeyle. Zeynep benim en yakın arkadaşımdı; ama bazen onun yanında bile kendimi yalnız hissediyordum.

Dans ederken kulağıma eğildi: “Baran’a bakıp duruyorsun, farkındayım. Ama bence değmez.”

“Sen anlamazsın,” dedim boğuk bir sesle.

“Anlamam mı? Ben de yıllarca Murat’ın peşinden koştum, ama sonunda kendimi kaybettim. Sen de kaybetme Elif.”

Zeynep’in sözleri içime işledi. Ama yine de dayanamadım; dans biter bitmez Baran’ın yanına gitmeye karar verdim. Kalabalığın arasından geçerken, patronumuz Cem Bey’in sesi duyuldu: “Baran, sunumu hazırladın mı?”

Baran başını salladı: “Elif Hanım’la birlikte hazırladık.”

O an herkes bana döndü. İlk defa adım yüksek sesle anılmıştı. Yüzüm kızardı, ellerim titredi. Baran bana bakmadan konuşmuştu; ama yine de içimde bir umut yeşerdi.

Yemek sonrası herkes masalara oturduğunda, Baran’ın yanındaki sandalyenin boş olduğunu gördüm. Cesaretimi topladım ve yanına oturdum.

“Sunum için teşekkür ederim,” dedim kısık sesle.

Baran kısa bir bakış attı: “Rica ederim, sen olmasan yetişmezdi.”

İçimde kelebekler uçuştu sanki. Tam bir şey daha söyleyecektim ki, yanımıza Derya geldi ve Baran’a eğilerek bir şeyler fısıldadı. Baran gülümsedi ve Derya’nın elini tuttu. O an içimdeki tüm umutlar söndü. Sanki biri kalbimi avuçlayıp sıkıyordu.

Masadan kalktım ve tuvalete koştum. Aynada kendime baktım; gözlerim dolmuştu. “Neden kimse beni görmüyor?” diye fısıldadım kendi kendime.

Telefonum çaldı; annem arıyordu.

“İyi misin kızım?”

“İyiyim anne,” dedim yalanla.

“Bak Elif, kimse seni görmese de ben görüyorum. Sen değerlisin.”

Annemin sesiyle biraz toparlandım. Ama yine de içimdeki boşluk büyüyordu.

Tuvaletten çıktığımda Zeynep beni bekliyordu.

“Ne oldu?” dedi endişeyle.

“Hiç… Sadece yoruldum.”

Zeynep koluma girdi: “Bak Elif, bazen insanlar seni görmezden gelir çünkü kendi dertlerine gömülmüşlerdir. Bazen de gerçekten görmezler… Ama sen kendini görmezden gelme.”

O gece eve dönerken otobüste camdan dışarı baktım. İstanbul’un ışıkları gözlerimi kamaştırıyordu ama içimde karanlık bir boşluk vardı. Eve vardığımda babam hâlâ televizyonun karşısındaydı; annem ise mutfakta bulaşık yıkıyordu.

“Geldin mi kızım?” dedi annem yorgun bir sesle.

“Geldim anne.”

Babam başını kaldırmadan “Hoş geldin,” dedi kısaca.

Odamda yatağıma uzandım ve tavanı izledim. Gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan aktı. Kendi kendime sordum: “Neden hep ikinci plandayım? Neden kimse beni gerçekten görmüyor?”

Ertesi sabah işe giderken aynada kendime baktım ve ilk defa makyaj yapmadım. Saçımı topladım ve sade bir elbise giydim. Ofise girdiğimde kimse fark etmedi bile… Sanki yoktum.

Ama o gün öğle arasında Zeynep yanıma geldi ve birlikte dışarı çıktık.

“Elif,” dedi ciddi bir sesle, “Kendini başkalarının onayına mahkûm etme. Sen değerlisin çünkü sensin.”

O an Zeynep’in gözlerinde gerçek dostluğu gördüm. Ve ilk defa kendi değerimi başkasının bakışlarında değil, kendi içimde aramam gerektiğini anladım.

Belki Baran beni hiç fark etmeyecek… Belki babam bana hiç sarılmayacak… Ama ben artık kendimi görmezden gelmeyeceğim.

Siz hiç görünmez olduğunuzu hissettiniz mi? İnsan kendi değerini nasıl bulur sizce? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın…