Sadece Gitti… Oysa Ben Onun İçin Yaşıyordum
“Zeynep, ben artık yapamıyorum. Lütfen anla.”
O sabah, mutfakta çaydanlığın fokurtusunu dinlerken, Emre’nin sesiyle irkildim. Gözlerim ellerimdeki çay bardağına kilitlendi, dudaklarım titredi. Yedi yıl boyunca her sabah aynı masada kahvaltı etmiş, aynı bardaktan çay içmiştik. O gün ise, Emre’nin sesi yabancı, bakışları uzak, kelimeleri soğuktu.
“Ne demek yapamıyorsun? Emre, bak, eğer bir sorun varsa konuşabiliriz. Ben… Ben her şeyi düzeltebilirim. Yeter ki iste.”
Sözlerim havada asılı kaldı. Emre gözlerini kaçırdı, ellerini cebine soktu. “Zeynep, senin bir suçun yok. Sadece… ben artık böyle devam edemem. Kendimi kaybettim, ne istediğimi bilmiyorum.”
O an, içimde bir şeyler koptu. Yedi yıl boyunca her sabah onun gömleğini ütülemiş, akşamları sevdiği yemekleri pişirmiş, annesiyle arasındaki tartışmalarda hep arabulucu olmuştum. Onun için işimi bırakmış, annemin “Kızım, kendi ayaklarının üstünde dur” nasihatlerini kulak ardı etmiştim. Sadece Emre mutlu olsun diye, sadece o beni sevsin diye…
Ama şimdi, Emre hiçbir açıklama yapmadan, hiçbir kavga olmadan, sadece “yapamıyorum” diyerek gidiyordu. O an, mutfakta ayakta durmakta zorlandım. Sandalyeye oturdum, ellerimle yüzümü kapattım. “Peki ya ben Emre? Ben ne olacağım?”
Emre cevap vermedi. Sessizce odasına gitti, birkaç parça eşyasını topladı. Kapıdan çıkarken bir an durdu, bana baktı. Gözlerinde ne pişmanlık ne de öfke vardı. Sadece bir yabancının bakışı gibi, boş ve uzak. Kapı kapandı, ev sessizliğe gömüldü.
O gün saatlerce aynı yerde oturdum. Annemi aramak istedim ama utandım. Arkadaşlarımı düşündüm, “Ben iyiyim” yalanını söylemek istemedim. Yedi yıl boyunca hayatımı Emre’nin etrafında örmüştüm. Onun sevdiği dizileri izler, onun arkadaşlarıyla görüşür, onun ailesine iyi gelin olmaya çalışırdım. Kendi isteklerimi, hayallerimi, hatta hobilerimi bile unutmuştum. Sadece Emre mutlu olsun diye…
Bir hafta boyunca evden çıkmadım. Perdeleri kapalı tuttum, telefonları açmadım. Annem kapıya geldiğinde, “Zeynep, ne oldu kızım?” diye sorduğunda, gözyaşlarımı tutamadım. Annem sarıldı, saçımı okşadı. “Bak kızım, hayat bir adamdan ibaret değil. Senin de bir hayatın, hayallerin var. Kendini bu kadar feda etme.”
Ama annem bilmiyordu. Ben Emre için yaşamıştım. Onun sevgisiyle var olmuştum. Şimdi o gidince, ben de yok olmuştum sanki.
Bir gün, Emre’nin annesi aradı. “Zeynep, oğlumun kararı beni de şaşırttı. Sen iyi bir gelindin, iyi bir eş oldun. Ama bazen erkekler ne istediklerini bilmiyorlar.”
O an, içimde bir öfke yükseldi. “Ben sadece iyi bir gelin, iyi bir eş olmak için mi varım? Benim mutluluğum, benim isteklerim hiç mi önemli değil?”
Bir akşam, eski arkadaşım Elif aradı. “Zeynep, dışarı çıkalım. Biraz hava alırsın, kafan dağılır.”
İstemeye istemeye kabul ettim. Kafede otururken, Elif bana baktı. “Yedi yıl boyunca sadece Emre’yi düşündün. Peki ya Zeynep? Sen ne istiyorsun?”
Cevap veremedim. Çünkü bilmiyordum. O kadar uzun zamandır kendimi unutmuştum ki, ne istediğimi, neyi sevdiğimi hatırlamıyordum.
O gece eve döndüğümde, eski defterlerimi karıştırdım. Üniversitede yazdığım şiirleri, çizdiğim resimleri buldum. Bir zamanlar hayallerim vardı. Kendi ayaklarım üzerinde durmak, kendi işimi kurmak istiyordum. Ama hepsini Emre için bırakmıştım.
Gecenin bir yarısı, mutfakta otururken, kendi kendime sordum: “Zeynep, sen kimsin? Ne istiyorsun?”
Ertesi sabah, ilk defa kendim için kahvaltı hazırladım. Sevdiğim peyniri, çocukluğumdan beri bayıldığım reçeli masaya koydum. Pencereyi açtım, güneşin içeri girmesine izin verdim. O an, ilk defa yalnızlığın korkutucu değil, özgürleştirici olabileceğini hissettim.
Bir hafta sonra, eski iş yerimi aradım. “Yeniden başlamak istiyorum,” dedim. Patronum şaşırdı, “Zeynep, seni her zaman bekleriz,” dedi. O an, içimde bir umut filizlendi.
Aylar geçti. Emre’den hiç haber almadım. Bazen sokakta onun gibi birini görünce kalbim hızla çarpıyordu. Ama sonra, kendime dönüyordum. Kendi hayatımı kurmaya başladım. Annemle daha çok vakit geçirdim, eski arkadaşlarımla buluştum. Hatta bir resim kursuna yazıldım.
Bir gün, Emre’nin ortak bir arkadaşı aradı. “Emre yurtdışına gitmiş. Yeni bir hayat kuruyormuş.”
O an, içimde bir burukluk hissettim. Ama artık ona kızgın değildim. Çünkü biliyordum ki, ben de yeni bir hayat kuruyordum. Kendi hayatımı, kendi isteklerimi, kendi mutluluğumu buluyordum.
Bir akşam, annemle balkonda otururken, “Kızım, bak, hayat bazen bizi yıkar, ama yeniden ayağa kalkmak bizim elimizde,” dedi. Gözlerim doldu. “Anne, ben artık kendim için yaşayacağım,” dedim.
Şimdi, bazen geceleri Emre’yi düşünüyorum. Neden gitti, neden hiçbir şey söylemeden çekip gitti? Belki de cevapları asla öğrenemeyeceğim. Ama artık biliyorum ki, bir başkasının mutluluğu için kendimi feda etmekten vazgeçmeliyim.
Kendime sormadan edemiyorum: Yıllarca bir başkası için yaşamak, sonunda yalnız kalmak mı demek? Peki ya siz, hiç kendinizi bir başkasının gölgesinde kaybettiniz mi?