Buzdolabının Anahtarı

“Yine mi?” diye içimden geçirdim, sabah işe gitmek için mutfağa girdiğimde. Buzdolabının kapağı hafif aralıktı, içindeki ışık sönmemişti. Dün akşamdan kalan son dilim peynir ve annemin gönderdiği zeytinlerin hepsi yok olmuştu. Kahvaltı hayallerim, Emre’nin gece yarısı açlığına kurban gitmişti. O an, içimde bir öfke dalgası yükseldi. Yine mi, Emre? Yine mi kendini tutamadın?

Odaya döndüm, Emre hâlâ uyuyordu. Yüzünde masum bir ifade, sanki gece boyunca mutfağı yağmalayan o değilmiş gibi. Yavaşça yanına sokuldum, “Emre, dün gece yine mi buzdolabını boşalttın?” dedim. Gözlerini ovuşturdu, uykulu bir sesle, “Ne var ki, biraz acıkmıştım. Zaten çok bir şey kalmamıştı,” dedi. O an, içimdeki öfke yerini çaresizliğe bıraktı. Ne kadar konuşsak da, ne kadar söz verirse versin, değişen bir şey olmuyordu.

İlk başlarda bu alışkanlığı bana komik gelmişti. Emre, gece yarısı kalkıp mutfağa gider, gizlice bir şeyler atıştırırdı. Hatta bazen bana da bir tabak hazırlardı. Ama zamanla bu durum kontrolden çıktı. Evde ne varsa, gece yarısı bir şekilde yok oluyordu. Sabahları aç uyanmak, işe giderken kahvaltı yapamamak, markete sürekli fazladan alışveriş yapmak… Hepsi üst üste birikti.

Bir akşam, annem aradı. “Kızım, gönderdiğim reçelleri beğendin mi?” diye sordu. Ne diyebilirdim ki? “Anneciğim, Emre hepsini iki günde bitirdi,” dedim. Annem güldü, “Aman kızım, aç bırakma çocuğu,” dedi. İçimden, “Keşke aç bırakabilsem,” diye geçirdim. Çünkü ben de aç kalıyordum.

Bir gün, işten eve döndüğümde Emre’yi mutfakta yakaladım. Elinde bir kavanoz fıstık ezmesi, kaşığıyla kavanozun dibini sıyırıyordu. “Emre, lütfen! Biraz da bana bırak,” dedim. O ise, “Sen zaten pek yemiyorsun, ben de açım,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Sadece yiyecekler değil, aramızdaki güven de tükeniyordu.

Bir akşam, arkadaşlarımızı yemeğe davet ettik. Sofrayı hazırladım, dolaptaki malzemeleri kullanarak güzel bir menü yaptım. Ama ertesi sabah, kalan yemeklerin hepsi yok olmuştu. Arkadaşım Derya, “Ne oldu artan böreklere?” diye sorduğunda, utançtan yüzüm kızardı. Ne diyebilirdim ki? “Emre gece hepsini yemiş,” dedim. Derya gülerek, “Senin evde hayatta aç kalınmaz,” dedi. Ama ben, her sabah aç uyanıyordum.

Bir gün, markette kasada beklerken, önümdeki kadınla sohbet etmeye başladık. O da evliymiş, iki çocuğu varmış. “Çocuklar gece kalkıp dolabı yağmalıyor, bazen kilitlemek istiyorum,” dedi. O an aklıma bir fikir düştü. Buzdolabı kilidi… Acaba gerçekten böyle bir şey var mıydı? Eve döner dönmez internete baktım. Evet, vardı! Hatta çocuklardan, ev arkadaşlarından ya da partnerlerden yiyecekleri korumak için özel kilitler satılıyordu.

Akşam Emre’ye bu fikri açtım. “Buzdolabına kilit takmayı düşünüyorum,” dedim. Önce güldü, “Şaka yapıyorsun, değil mi?” dedi. “Hayır, ciddiyim. Çünkü ben de yemek yemek istiyorum. Sabahları aç uyanmak istemiyorum,” dedim. Emre’nin yüzü asıldı. “Beni hırsız gibi mi görüyorsun?” dedi. O an, içimde bir suçluluk duygusu kabardı. Onu kırmak istememiştim. Ama başka çarem kalmamıştı.

O gece, uzun uzun düşündüm. Emre’yi seviyor muydum? Evet. Ama bu alışkanlığıyla baş edemiyordum. Onunla konuşmaya karar verdim. “Emre, bu sadece yiyecek meselesi değil. Benim ihtiyaçlarımı da önemsemeni istiyorum. Her sabah aç uyanmak istemiyorum. Lütfen, biraz kendini kontrol et,” dedim. Emre başını eğdi, “Bilmiyorum, bazen kendimi tutamıyorum. Sanki o an başka biriyim,” dedi.

Birlikte bir çözüm bulmaya çalıştık. Akşamdan yiyecekleri porsiyonlara ayırdık, Emre’ye gece atıştırmalıkları hazırladım. Ama yine de, bazen sabah kalktığımda dolapta hiçbir şey bulamıyordum. Bir gün, Emre’nin annesiyle karşılaştım. Ona durumu anlattım. “Ah kızım, Emre çocukken de böyleydi. Gece kalkar, gizlice mutfağa girerdi. Babasıyla çok uğraştık ama değişmedi,” dedi. O an, bu alışkanlığın kökeninin çocukluğa dayandığını anladım.

Bir akşam, Emre ile tartıştık. “Bıktım artık! Her sabah aç uyanmak istemiyorum. Bu evde sadece sen mi varsın?” diye bağırdım. Emre de sinirlendi, “Sen de abartıyorsun! Biraz yemek yüzünden bu kadar büyütülür mü?” dedi. O an, aramızdaki mesafenin ne kadar arttığını fark ettim. Sadece yiyecekler değil, sevgimiz de tükeniyordu.

Bir gece, mutfağa gizlice girdim. Buzdolabının kapağını açtım, içeriye bir not bıraktım: “Lütfen, biraz da bana bırak.” Sabah kalktığımda, notun yanına bir tabak peynir ve zeytin bırakılmıştı. Emre, notun altına küçük bir kalp çizmişti. O an, içimde bir umut yeşerdi. Belki de, konuşarak, anlayışla bir yol bulabilirdik.

Ama ertesi hafta, yine aynı şeyler yaşandı. Buzdolabında hiçbir şey kalmamıştı. O an, kararımı verdim. Bir buzdolabı kilidi aldım. Emre’ye anahtarın birini verdim, diğerini kendime sakladım. “Bunu yapmak zorundayım. Çünkü kendimi korumam gerekiyor,” dedim. Emre önce kızdı, sonra sessizce anahtarı aldı.

O günden sonra, evde bir sessizlik hakim oldu. Artık sabahları aç uyanmıyordum, ama aramızdaki sıcaklık da azalmıştı. Bazen, buzdolabının önünde durup, “Bir kilit, bir ilişkiyi ne kadar değiştirebilir?” diye düşünüyordum. Emre ile aramızda görünmez bir duvar oluşmuştu.

Bir akşam, Emre yanıma geldi. “Belki de yardım almam gerekiyor,” dedi. O an, içimde bir rahatlama hissettim. Belki de, bu sadece yiyecek meselesi değildi. Belki de, aramızdaki güveni yeniden inşa edebilirdik.

Şimdi, buzdolabının anahtarı cebimde. Ama asıl kilit, kalbimde. Bir ilişkiyi korumak için ne kadar ileri gitmeli insan? Bir buzdolabı kilidi, sevgiyi korumaya yeter mi? Siz olsanız ne yapardınız?