Bir Yılda Üç Kez Anne: Benim Savaşım, Benim Gücüm
“Ayşe, yine mi ağlıyorsun? Ne olacak bu halin?” Annemin sesi, mutfakta yankılanırken ellerim titriyordu. O an, üçüncü bebeğimi kucağıma aldığım günün sabahıydı. Henüz geçen yıl, ilk oğlum Mustafa’yı doğurmuştum. Aradan sadece dört ay geçmişti ki, hamile olduğumu öğrendim. Şok, korku, utanç… Hepsi bir aradaydı. Kocam Murat, “Nasıl olur Ayşe? Daha yeni doğum yaptın!” diye bağırmıştı. O gece, gözyaşlarım yastığımı ıslatırken, içimde büyüyen korkunun sesiyle savaşıyordum.
İkinci bebeğim Zeynep dünyaya geldiğinde, ailem ve komşular arasında fısıltılar başlamıştı. “Ayşe’nin ne derdi varmış da hemen ikinciyi doğurdu?” diyorlardı. Kimse benim ne hissettiğimi, bedenimin ne kadar yorgun olduğunu sormuyordu. Herkesin tek derdi, mahalledeki dedikodulardı. Annem bile, “Kızım, insanlar konuşuyor, biraz dikkatli olsaydın ya!” diyordu. Oysa ben, her gece uykusuz, iki bebeğin ağlaması arasında sıkışıp kalmıştım. Murat ise, işten yorgun gelip televizyonun karşısına geçiyor, bana yardım etmeyi aklından bile geçirmiyordu. “Sen kadınsın, senin işin bu,” diyordu. O anlarda, kendimi bir kafeste gibi hissediyordum.
Ama hayat bana bir sürpriz daha hazırlamıştı. Zeynep henüz iki aylıkken, yeniden hamile olduğumu öğrendim. O an, dünya başıma yıkıldı. Doktora gittiğimde, gözlerim dolu dolu, “Ne yapacağım ben?” diye sordum. Doktor, “Bedenin çok yorgun, riskli bir hamilelik olabilir,” dedi. Eve dönerken, içimdeki korku büyüdü. Murat’a söylediğimde, yüzü bembeyaz oldu. “Bu kadar kısa sürede üç çocuk… Ne derler şimdi?” dedi. O an, onun da korktuğunu anladım. Ama korkularımızı paylaşmak yerine, birbirimize yabancılaştık. Aramızda soğuk bir duvar örüldü.
Geceleri, çocuklar ağladıkça, ben de sessizce ağlıyordum. Annem, “Senin kaderin buymuş,” derken, babam ise bana bakmamaya başlamıştı. Kardeşim Elif, “Ablacığım, keşke biraz ara verseydin,” diyordu. Ama kimse bana, “Nasılsın, iyi misin?” diye sormuyordu. Sanki herkes, benim duygularımı, acılarımı, korkularımı yok sayıyordu. Bir gün, Zeynep ateşlendi. Hastaneye koşarken, Mustafa da ağlıyordu. Kucağımda iki çocuk, karnımda üçüncüsüyle acil serviste beklerken, gözlerimden yaşlar süzüldü. Yanımdaki yaşlı kadın, “Kızım, Allah sabır versin, kolay değil,” dedi. O an, ilk defa biri bana acıyan gözlerle baktı. O bakış, içimde bir şeyleri kırdı. Yalnız olmadığımı hissettim.
Üçüncü bebeğim Defne dünyaya geldiğinde, artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Bedenim yorgundu, ruhum ise paramparça. Murat’la aramızda neredeyse hiç konuşma kalmamıştı. O, işten geç geliyor, ben ise üç çocuğun arasında kayboluyordum. Bir gece, Defne sabaha kadar ağladı. Zeynep de uyanınca, Mustafa da korkup ağlamaya başladı. Üç çocuğum birden ağlarken, ben de onlarla birlikte ağladım. O an, “Ben bu yükün altından nasıl kalkacağım?” diye düşündüm. Annemi aradım, “Anne, dayanamıyorum,” dedim. O ise, “Sabret kızım, annelik böyle bir şey,” dedi. Ama ben sabrımın sonuna gelmiştim.
Bir sabah, Murat’la büyük bir kavga ettik. “Senin yüzünden hayatım mahvoldu!” diye bağırdı. Ben de, “Ben mi istedim böyle olmasını? Sen neredeydin, bana yardım ettin mi?” dedim. O an, içimde biriken her şeyi döktüm. “Ben de insanım Murat! Benim de canım var, benim de hayallerim vardı!” dedim. O ise, sessizce odadan çıktı. O gece, çocuklar uyurken, mutfakta oturup uzun uzun düşündüm. Hayatımın kontrolünü kaybetmiş gibiydim. Ama bir yandan da, üç küçük can bana bakıyordu. Onlar için güçlü olmam gerekiyordu.
Bir gün, komşumuz Fatma abla kapıyı çaldı. “Ayşe, seni çok yorgun görüyorum. Gel, biraz konuşalım,” dedi. Onunla oturup dertleştik. “Ben de zamanında çok zorlandım. Kimse kolay kolay anlamaz annenin yükünü,” dedi. O an, ilk defa birinin beni anladığını hissettim. Fatma abla, bana destek oldu. “Kendine de zaman ayırmalısın. Yardım istemekten çekinme,” dedi. Onun sözleriyle, biraz olsun nefes aldım. Anneme gidip, “Anne, bana yardım etmen lazım. Tek başıma baş edemiyorum,” dedim. O da, “Tamam kızım, elimden geleni yaparım,” dedi. O günden sonra, annem daha çok yanımda olmaya başladı.
Ama toplumun baskısı bitmiyordu. Mahallede, “Ayşe’nin üç çocuğu var, daha yirmi beşinde,” diyorlardı. Pazara gittiğimde, kadınlar arkamdan fısıldaşıyordu. Bir gün, markette bir kadın, “Kızım, sen hiç durmamışsın maşallah,” dedi. O an, utançtan yerin dibine girdim. Eve döndüğümde, aynada kendime baktım. Gözlerimin altı mor, saçlarım dağınık, yüzüm solgundu. Ama gözlerimde bir parıltı vardı: Çocuklarım için savaşan bir annenin parıltısı.
Bir gece, Defne’yi uyuturken, Mustafa yanıma geldi. “Anne, sen üzgün müsün?” diye sordu. O an, gözlerim doldu. “Hayır oğlum, sadece biraz yorgunum,” dedim. O ise, kollarını boynuma doladı. “Seni çok seviyorum anne,” dedi. O an, bütün acılarım hafifledi. Çocuklarımın sevgisi, bana güç verdi. Onlar için ayakta kalmalıydım.
Zamanla, Murat’la aramızdaki buzlar biraz eridi. O da, çocukların büyüdüğünü, benim ne kadar yorulduğumu gördü. Bir akşam, “Ayşe, sana haksızlık ettim. Ben de yardım edeceğim,” dedi. O an, içimde bir umut filizlendi. Belki de, birlikte bu zorluğun üstesinden gelebilirdik.
Şimdi, üç çocuğumla birlikte hayata tutunmaya çalışıyorum. Hâlâ zor günlerim oluyor, hâlâ bazen ağlıyorum. Ama artık biliyorum ki, annelik sadece fedakârlık değil, aynı zamanda güç ve cesaret demek. Toplumun yargılarına, ailemin beklentilerine rağmen, ben kendi yolumu bulmaya çalışıyorum. Belki de en büyük savaş, insanın kendiyle verdiği savaştır.
Bazen düşünüyorum: “Acaba başka bir hayatım olsaydı, daha mutlu olur muydum?” Ama sonra çocuklarımın yüzüne bakınca, “Hayır,” diyorum. Çünkü onların gülüşü, bütün acılarıma değiyor. Siz olsaydınız, benim yerimde ne yapardınız? Anneliğin yükünü taşırken, sizce en büyük destek ne olmalı?