“Ama Bizim Çocuğumuz Var, Odayı Değişelim mi?” – Kendi Evimde Yabancı Olmak

“Yani, sonuçta bizim çocuğumuz var, belki odaları değişsek daha iyi olur?” Elif’in sesi, mutfakta çaydanlığın fokurtusuna karışırken, annemin bakışları yere kaydı. Ben ise elimdeki bardağı sımsıkı tutuyordum. O an, kendi evimde, kendi odamda fazlalık gibi hissettim. Sanki ben burada misafirdim de, onlar evin gerçek sahipleriydi.

Adım Burak. Yirmi üç yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç odalı aile apartmanında yaşıyorum. Üniversiteyi yeni bitirdim, iş arıyorum. Babam emekli öğretmen, annem ev hanımı. Abim Serkan ise geçen yıl evlendi ve kısa süre önce eşi Elif’le birlikte bizim eve taşındılar. Bir de bebekleri var: minik Zeynep. Herkesin gözbebeği.

Başlarda her şey güzeldi. Evde bebek sesi, kahkahalar… Ama zamanla Elif’in bakışları değişti. Özellikle de ben odamda kitap okurken ya da bilgisayarda iş başvurusu yaparken kapı aralığından içeri bakıp, “Burak, senin odan ne kadar ferahmış,” demeye başladı. Önce şakayla karışık sandım. Sonra ciddileşti.

Bir akşam yemek masasında konu açıldı. Elif, “Bizim oda çok küçük, Zeynep’in beşiği bile zor sığıyor. Burak’ın odası daha büyük, acaba odaları değişsek mi?” dedi. Annem hemen araya girdi: “Ama Burak’ın da eşyaları var kızım.” Babam ise sessizdi, sadece tabağına bakıyordu.

O gece odamda uyuyamadım. Kendi odamda… Duvardaki posterlere baktım; lise yıllarımdan kalma futbol formam, kitaplarım, bilgisayarım… Hepsi bana ait. Ama şimdi bir anda bunların hepsini bırakmam isteniyor. Sanki ben fazlalığım.

Ertesi gün abimle konuşmaya çalıştım. “Abi, sen ne düşünüyorsun bu konuda?” dedim. Serkan omuz silkti: “Elif haklı aslında, Zeynep büyüyor. Ama sen de iş bulunca zaten taşınırsın belki.”

İçimde bir öfke kabardı. Ben iş bulana kadar nereye gideceğim? Neden kimse benim burada da bir hayatım olduğunu anlamıyor? Annemle mutfakta göz göze geldik. “Oğlum,” dedi fısıltıyla, “senin de hakkın var ama Elif de yeni anne oldu, biraz anlayışlı ol.”

Bir hafta boyunca evde gerginlik arttı. Elif her fırsatta odanın ne kadar aydınlık ve geniş olduğunu dile getiriyor, annem ise bana gözleriyle sabretmemi söylüyordu. Bir akşam Elif yine başladı: “Burak, sen genç adamsın, salonda da idare edebilirsin aslında. Bizim için çok önemli bu.”

Dayanamadım: “Elif abla, ben burada doğdum büyüdüm. Bu oda benim tek özel alanım. Siz geldiniz diye hemen vazgeçmem mi gerekiyor?” dedim. O an herkes sustu.

Babam ilk kez konuştu: “Bu evde herkesin hakkı var. Kimse kimsenin yerine geçemez.” Ama Elif’in gözleri doldu: “Ben kötü bir şey istemiyorum ki! Sadece çocuğum rahat etsin istiyorum.”

O gece annem yanıma geldi. “Oğlum,” dedi, “biliyorum zor ama aile olmak bazen fedakarlık ister.”

Ertesi sabah işe gitmek için yine bilgisayar başına oturdum ama aklımda hep aynı soru: Neden hep genç olan fedakarlık yapmak zorunda? Neden kimse benim de hayallerim ve ihtiyaçlarım olduğunu görmüyor?

Bir gün iş görüşmesine çağrıldım. Heyecanla hazırlandım ama akşam eve döndüğümde odamda Elif ve Zeynep’i buldum; Zeynep’in beşiği benim yatağımın yanına konmuştu bile! “Sadece bugünlük,” dedi Elif, “Zeynep çok ağladı.”

O an içimde bir şeyler koptu. Anneme bağırmak istemedim ama gözlerim doldu: “Ben burada nereye sığacağım anne?”

Annem sarıldı: “Biraz daha sabret oğlum… Yakında her şey düzelir.”

Ama düzelmedi. Her geçen gün odam biraz daha onların oldu; kitaplarımı kaldırdılar, bilgisayarımı salona taşıdılar. Ben ise geceleri salonda battaniyeye sarılıp uyumaya başladım.

Bir akşam babam yanıma oturdu: “Burak,” dedi, “biliyorum sana haksızlık yapılıyor ama bazen ailede dengeyi sağlamak zor oluyor.”

“Peki baba,” dedim, “benim dengem ne olacak? Ben de bu ailenin bir parçası değil miyim?”

Babam sustu.

Günler geçtikçe kendimi daha yalnız hissettim. İş bulamadıkça evdeki varlığım daha da sorgulanır oldu. Elif ise artık bana teşekkür bile etmiyordu; sanki oda hep onlarınmış gibi davranıyordu.

Bir gece abimle tartıştık: “Sen hiç anlamıyorsun abi! Ben burada yokmuşum gibi davranıyorsunuz!” dedim.

Serkan başını eğdi: “Burak, hayat bu… Herkes bir gün kendi yoluna gider.”

Ama ben gitmek istemiyordum; en azından hazır olmadan…

Bir gün annem bana küçük bir kutu getirdi: “Bunlar senin eşyaların oğlum, odada yer kalmadı.” Kutunun içinde çocukluk fotoğraflarım vardı… O an anladım ki; bu evde artık bana ait hiçbir şey kalmamıştı.

Şimdi geceleri salonda uyurken düşünüyorum: Bir evde kaç kişi aynı anda mutlu olabilir? Fedakarlık hep gençten mi beklenir? Yoksa aile olmak demek bazen birinin tamamen yok sayılması mı demek?

Siz olsaydınız ne yapardınız? Kendi alanınızdan vazgeçer miydiniz yoksa hakkınızı sonuna kadar savunur muydunuz?