Geceyi Hangi Durakta Bıraktım?

“Nerede kaldın yine, Elif?” Annemin sesi, mutfaktan koridora kadar yankılandı. Anahtarımı kapının önünde çevirdiğimde saat gece yarısını geçmişti. Cevap vermedim; çünkü verecek bir cevabım yoktu. Yine Kadıköy İskelesi’nde oturmuş, vapurların gelişini izleyerek zaman öldürmüştüm. Eve her dönüşümde annemin gözlerinde aynı hayal kırıklığını görüyordum. Babam yıllar önce bizi terk ettiğinden beri, annemle aramızda görünmez bir duvar örülmüştü. O duvarı ne kadar zorlasam da yıkamıyordum.

O gece, mutfak masasının başında otururken annem bana bakmadan konuştu: “Senin bu halin nereye kadar sürecek? Okuldan kaçıyorsun, eve geç geliyorsun. Ben sana güvenemeyecek miyim artık?”

Bir an sustum. Gözlerim doldu ama ağlamadım. “Anne, ben sadece… Boğuluyorum burada,” dedim kısık bir sesle. “Seninle konuşamıyorum. Her şey üstüme geliyor.”

Annem sandalyesini itti, sinirle kalktı. “Ben mi suçluyum yani? Herkesin çocuğu okula gidiyor, ders çalışıyor! Sen ne yapıyorsun? Gece gece sokaklarda sürtüyorsun!”

O an içimde bir şey koptu. O gece ilk defa evden kaçmayı ciddi ciddi düşündüm. Odanın kapısını kapatıp yatağıma uzandım ama uyuyamadım. Sabah ezanına kadar tavana bakıp düşündüm: Burada kalırsam ya annemi ya da kendimi kaybedecektim.

Ertesi sabah, annem işe giderken ben de sırt çantama birkaç parça kıyafet ve biraz para koyup çıktım evden. Nereye gideceğimi bilmiyordum ama bildiğim tek şey; artık bu evde nefes alamayacağımdı.

İlk durağım Haydarpaşa Garı oldu. Orada, benim gibi kaybolmuş yüzlerce insan vardı. Kimisi bavuluyla bekliyordu, kimisi benim gibi sırt çantasıyla. Kimse kimseye bakmıyor, kimse kimseye soru sormuyordu. O kalabalığın içinde görünmez olmak bana iyi geldi.

Geceleri garın banklarında uyumaya başladım. İlk başta korktum; yanımdan geçen güvenlik görevlileri, sarhoşlar, sabaha kadar oturan gençler… Ama zamanla alıştım. Herkesin bir hikâyesi vardı ve kimse kimsenin hikâyesini merak etmiyordu.

Bir gece, yanımda oturan yaşlı bir adam bana döndü: “Kızım, evin yok mu?” dedi.

Başımı salladım. “Var ama orada kalamıyorum.”

Adam başını öne eğdi. “Ev bazen dört duvardan ibarettir. İnsan nefes alamıyorsa, orası ev değildir.”

O sözler içime işledi. Annemi düşündüm; acaba o da benim yokluğumda nefes alabiliyor muydu?

Günler geçtikçe cebimdeki para azaldı. Karnım acıktığında garın büfesinden simit alıyor, çayla idare ediyordum. Bazen vapur iskelesinde mendil satmaya çalışan çocuklarla sohbet ediyordum. Onlar da benim gibi evsizdi; ama onlar için bu hayat normaldi.

Bir akşam, garın tuvaletinde yüzümü yıkarken aynada kendime baktım: Gözlerimin altı morarmıştı, saçlarım dağılmıştı. O an kendimden utandım. Hayatımın bu hale gelmesine nasıl izin vermiştim?

Bir gün, eski okul arkadaşım Zeynep’le karşılaştım. Beni görünce gözleri büyüdü: “Elif! Nerelerdesin sen? Herkes seni soruyor!”

Başımı öne eğdim: “Evden kaçtım.”

Zeynep kolumdan tuttu: “Delirdin mi sen? Gel benimle kal, annemlere anlatırız durumu.”

Ama ben istemedim. Kimsenin yükü olmak istemiyordum. Zeynep’in ısrarlarına rağmen garın yolunu tuttum yine.

O gece gar çok soğuktu. Üzerime ne bulduysam sardım ama yine de titriyordum. Yanıma genç bir çocuk oturdu; adı Murat’tı. O da evden kaçmıştı; babası alkolikti ve annesine sürekli şiddet uyguluyordu.

Murat’la saatlerce konuştuk; ikimizin de ortak noktası vardı: Ev dediğimiz yer bize acıdan başka bir şey vermemişti.

Bir sabah polisler geldi; garı boşaltıyorlardı. Hepimizi dışarı çıkardılar. O an ne yapacağımı bilemedim; sokakta kalmak daha da korkutucuydu.

Murat’la birlikte Taksim’e yürüdük. Orada bir dernek olduğunu söyledi; sokakta kalan gençlere yardım ediyorlarmış. Gittik, ismimizi yazdırdık. Bize sıcak bir çorba verdiler ve geçici bir barınak ayarladılar.

Barınakta kaldığım ilk gece yatağa uzandığımda gözyaşlarımı tutamadım. Annemi düşündüm; acaba beni arıyor muydu? Yoksa rahatlamış mıydı? O an ona bir mesaj attım: “İyiyim anne, merak etme.”

Cevap gelmedi.

Barınakta geçirdiğim günlerde psikologlarla konuştum; bana kendimi anlatmamı istediler. İlk başta konuşmak istemedim ama sonra içimdeki yükü hafifletmek için anlattım: Babamın gidişiyle başlayan yalnızlığımı, annemin sevgisini gösteremeyişini, okulda yaşadığım dışlanmışlığı…

Bir gün barınağa annem geldi. Gözleri şişmişti; beni görünce sarıldı ve ağladı: “Kızım, affet beni… Seni anlamadım.”

O an ikimiz de ağladık; yıllardır söyleyemediğimiz her şeyi gözyaşlarımızla anlattık birbirimize.

Barınaktan çıktıktan sonra eve döndüm ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Annemle aramızda hâlâ mesafeler vardı ama artık konuşabiliyorduk.

Okula geri döndüm; derslerime asıldım ve üniversite sınavını kazandım. Şimdi İstanbul Üniversitesi’nde psikoloji okuyorum; benim gibi kaybolmuş gençlere yardım etmek istiyorum.

Hayat bana ikinci bir şans verdi mi bilmiyorum ama artık biliyorum ki; bazen en karanlık geceler bile sabaha varıyor.

Siz hiç evinizde nefes alamadığınız oldu mu? Ya da bir gün her şeyi geride bırakıp gitmek istediniz mi? Bazen kaçmak mı cesaret ister, yoksa kalıp savaşmak mı?