İki Yılın Sessizliği: Kızımın Yokluğunda Geçen Günlerim

“Zeynep, lütfen… Bir kere olsun cevap ver!” Ellerim titreyerek telefonu tekrar masaya bıraktım. Ekranda yine aynı sessizlik, yine aynı soğuk boşluk. İki yıl oldu, tam iki yıl. Ne bir mesaj, ne bir arama. Kızım beni hayatından sildi. Yetmiş yaşıma birkaç ay kaldı, ama içimdeki bu acı, yaşımı unutturacak kadar derin.

O gün, her şeyin başladığı o tartışma hâlâ kulaklarımda çınlıyor. “Anne, ben artık kendi hayatımı yaşamak istiyorum! Her şeye karışmandan bıktım!” demişti Zeynep. Ben ise anneliğin verdiği alışkanlıkla, “Kızım, ben senin iyiliğini istiyorum,” diye üstelemiştim. O an fark etmemiştim; belki de fazla karışmıştım, belki de onu boğmuştum. Ama hangi anne çocuğunun yanlış yapmasına göz yumabilir ki?

Eşim Mehmet’i kaybettikten sonra Zeynep’le birbirimize daha çok sarılmıştık. O zamanlar küçüktü, babasının yokluğunu birlikte atlatmaya çalıştık. Ama büyüdükçe aramızdaki mesafe açıldı. Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gittiğinde içimde bir gurur ve korku vardı. Her hafta arar, “Kızım, paran var mı? Yemeğini yedin mi?” diye sorardım. O ise çoğu zaman kısa cevaplar verirdi: “İyiyim anne, merak etme.”

Mezun olup eve döndüğünde iş bulmakta zorlandı. Ben de ona destek olmak isterken, istemeden baskı kurmuşum meğer. “Şu şirkete başvur, bu kursa git,” derken Zeynep’in kendi yolunu çizmesine izin vermemişim. O büyük kavga da işte bu yüzden patladı.

Şimdi ise evde tek başıma oturuyorum. Sabahları çayımı demleyip eski fotoğraflara bakıyorum. Zeynep’in çocukluğundan kalma bir elbisesi hâlâ dolabımda asılı. Her baktığımda gözlerim doluyor. “Nerede yanlış yaptım?” diye kendime sorup duruyorum.

Komşum Ayşe Hanım bazen uğrar bana. O da yalnız; kocası yıllar önce vefat etmiş, çocukları Almanya’da yaşıyor. Bir gün bana uğradığında gözlerimin dolduğunu fark etti.

— Hayırdır Hatice Abla, yine mi Zeynep’i düşündün?

Başımı salladım, gözyaşlarımı saklamaya çalıştım.

— İki yıldır ses yok Ayşe… Ne arıyor, ne soruyor. Sanki hiç doğurmamışım gibi…

Ayşe Hanım elimi tuttu.

— Evlat işte… Bazen anlamıyorlar annelerin sevgisini. Ama bak, belki de biraz kendi haline bırakmak lazım. Belki de senin özlediğini bilip inat ediyor…

İçimde bir umut kıpırdadı mı bilmiyorum ama Ayşe’nin sözleriyle biraz teselli buldum. Yine de geceleri uyuyamıyorum. Zeynep’in doğum günlerinde ona mesaj atıyorum: “İyi ki doğdun kızım.” Ama hiçbirine cevap gelmiyor.

Geçen hafta mahalledeki markete giderken eski bir arkadaşına rastladım. “Zeynep’i gördüm geçenlerde,” dedi bana. Kalbim hızla çarpmaya başladı.

— Nasıl? İyi miymiş?

— İyi görünüyor ama biraz içine kapanık sanki… Belki de seni özlüyordur.

O gece sabaha kadar düşündüm. Acaba Zeynep de benim gibi geceleri ağlıyor mu? Yoksa hayatına devam edip beni tamamen unuttu mu?

Bir gün cesaretimi toplayıp ona uzun bir mektup yazdım. El yazımla, içimden geçen her şeyi döktüm kağıda:

“Kızım,
Sana ulaşamayacağımı bile bile yazıyorum bu satırları. Belki bir gün okursun diye… Sana annelik yaparken hata yaptığımı biliyorum. Seni korumak isterken özgürlüğünü kısıtladım belki de. Ama bil ki her şey senin iyiliğin içindi. Seni çok özlüyorum Zeynep’im. Bir gün kapımı çalarsan, seni kucaklamaya hazır olacağım.”

Mektubu postaya verdim ama cevapsız kalacağını biliyordum. Yine de içimde bir rahatlama oldu.

Günler geçtikçe yalnızlığım daha da ağırlaşıyor. Mahallede herkes torunlarıyla parkta oynarken ben pencereden dışarı bakıyorum. Bazen kendime kızıyorum: “Neden bu kadar baskıcı oldun Hatice?” Sonra da düşünüyorum; annelik böyle bir şey mi? Sevgiyle yapılan yanlışlar affedilir mi?

Bir akşam Ayşe Hanım’la balkonda otururken konu yine Zeynep’e geldi.

— Hatice Abla, belki de biraz zaman vermek lazım evlatlara… Senin sevgini anlaması için zamana ihtiyacı vardır.

— Ya hiç anlamazsa Ayşe? Ya ben ölmeden önce bir kez olsun sarılamazsam kızıma?

Ayşe Hanım gözlerini kaçırdı, belli ki onun da içi yanıyordu.

— Bazen insan en yakınındakine en çok kırılırmış… Ama unutma, kan bağı kolay kolay kopmaz.

O gece yatağa uzandığımda tavanı seyrettim uzun uzun. Gözlerimden yaşlar süzüldü sessizce. Kendi kendime fısıldadım:

“Zeynep’im… Seninle kavga ettiğimiz o günü bin kere yaşasam da yine seni korumak isterdim. Ama keşke biraz daha anlayışlı olsaydım…”

Sabah olduğunda yine umutla telefona baktım; belki bir mesaj gelmiştir diye… Yine sessizlik.

Bazen düşünüyorum; Türkiye’de kaç anne benim gibi evladından uzak kaldı? Kaçımız yalnızlığımızı komşularımızla paylaşırken içimizdeki boşluğu gizlemeye çalışıyoruz? Belki de annelik sadece doğurmak değilmiş; bazen bırakmak da gerekiyormuş…

Şimdi yetmiş yaşıma yaklaşırken tek dileğim var: Bir gün kapı çalsın ve Zeynep karşıma çıksın. Ona sarılıp “Seni affediyorum,” diyebileyim ve ondan da bir “Anne, seni özledim,” duyabileyim.

Sizce annelikte hata yapmak affedilir mi? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?