Yalnızlığın Kıyısında: Dört Çocuğun Annesi

Kapı çaldı. O kadar sessizdi ki ev, kapının sesi bir bomba gibi yankılandı içimde. Yavaşça kalktım, bastonuma yaslanarak kapıya yürüdüm. Gözümde bir umut kıvılcımı: Belki bu sefer gelen çocuklarımdan biridir, belki biri annesini hatırlamıştır… Ama kapıyı açtığımda karşıma sadece apartman görevlisi Mustafa çıktı. “Emine teyze, elektrik faturasını getirdim,” dedi, gözleri yere bakarak. Teşekkür ettim, kapıyı kapattım. Yine yalnızdım.

Ben Emine. Yetmiş üç yaşındayım. Dört çocuk büyüttüm bu evde: Ayşe, Mehmet, Zeynep ve Ali. Her biri için saçımı süpürge ettim, geceleri uykusuz kaldım, hastalandıklarında başlarında bekledim. Eşim Hasan’ı on yıl önce kaybettim; o günden beri bu evde tek başıma yaşıyorum. Çocuklarım büyüdü, okudu, evlendi, kendi hayatlarını kurdu. Başlarda sık sık gelirlerdi; bayramlarda, doğum günlerimde… Ama zamanla ziyaretler azaldı. Şimdi ise ayda bir telefon açarlarsa şanslı sayıyorum kendimi.

Bir akşamüstüydü, televizyonun karşısında otururken telefon çaldı. Arayan Ayşe’ydi. “Anneciğim, nasılsın?” dedi hızlıca. “İyiyim kızım, sen nasılsın? Çocuklar nasıl?” diye sordum. “İyiyiz anne, işler çok yoğun, çocuklar okula başladı… Sana uğrayamadık yine, kusura bakma olur mu?” dedi. Sesinde bir telaş vardı, sanki konuşmak istemiyor gibiydi. “Önemli değil kızım,” dedim ama içimden bir parça daha koptu.

Mehmet ise bambaşka bir dünyada yaşıyor artık. İstanbul’da büyük bir şirkette çalışıyor; eşiyle birlikte yurtdışına taşınmayı düşünüyorlar. Geçen ay aradığında, “Anne, sen de gel bizimle yaşa,” dedi ama biliyorum ki bu bir teklif değil, vicdanını rahatlatmak için söylenmiş bir söz. Ben köklerimi bırakamam; Hasan’ın hatırası bu evde, çocukluğumun kokusu bu sokakta.

Zeynep en küçük kızım. O da iki çocuk annesi şimdi. Kocasıyla arası pek iyi değilmiş; geçenlerde telefonda ağladı bana. “Anne, bazen keşke senin yanında olsam diyorum,” dedi. “Gel kızım, kapım sana her zaman açık,” dedim ama biliyorum ki o da gelmeyecek. Hayatın yükü omuzlarına binmişken, kimse yaşlı bir annenin yalnızlığına ortak olmak istemiyor.

Ali ise en sessizi oldu hep. Küçüklüğünden beri içine kapanık bir çocuktu. Üniversiteyi bitirip Ankara’ya yerleştiğinden beri yılda bir kez ancak görüşebiliyoruz. Geçen bayram aradı: “Anneciğim, işlerim çok yoğun, gelemeyeceğim,” dedi kısaca. Sesi titriyordu ama ben ona yük olmak istemedim.

Bazen geceleri uykum kaçıyor. Yatakta dönüp dururken kendi kendime soruyorum: Nerede yanlış yaptım? Çocuklarımı çok mu serbest bıraktım? Yoksa fazla mı fedakarlık ettim? Anneliğin bedeli bu mu olmalıydı? Bir yandan onları özgür bırakmak istedim; kendi hayatlarını kursunlar diye uğraştım. Ama şimdi anlıyorum ki, insan bazen kendini unutunca geriye kimse kalmıyor.

Bir gün komşum Fatma Hanım uğradı. O da benim gibi yalnız; onun da üç çocuğu var ama hepsi Almanya’da yaşıyor. Oturduk çay içtik, dertleştik. “Emine abla,” dedi Fatma Hanım, “bizim nesil hep çocukları için yaşadı ama onlar bizim gibi düşünmüyor artık.” Gözleri doldu; ben de ağlamamak için zor tuttum kendimi.

Geçen hafta hastalandım; ateşim çıktı, halsiz düştüm. Telefonu elime aldım; Ayşe’yi aramak istedim ama vazgeçtim. Onun da işi gücü var; çocukları var… Sonra Mehmet’i düşündüm; o kadar uzakta ki… Zeynep’in kendi derdi başından aşkın… Ali’ye ise hiç ulaşamadım zaten. O gece yalnız başıma ateşler içinde kıvrandım yatakta. Sabah olunca komşum Fatma Hanım geldi de biraz çorba yaptı bana.

Bir gün Ali aniden kapıda belirdi. Şaşkınlıkla baktım yüzüne; gözleri doluydu. “Anneciğim,” dedi titrek bir sesle, “sana yeterince zaman ayıramadığım için çok üzgünüm.” Sarıldık uzun uzun; o an yılların özlemi içimde patladı sanki. “Oğlum,” dedim, “ben senden hiçbir şey istemiyorum; sadece arada bir sesini duymak yeter bana.” Ali başını önüme eğdi: “Biliyorum anne… Ama hayat çok hızlı akıyor… Farkında olmadan seni ihmal ettik.” O gün uzun uzun konuştuk; çocukluğundan bahsettik, Hasan’dan bahsettik… Ama biliyorum ki Ali yine gidecek ve ben yine yalnız kalacağım.

Bir akşam televizyon izlerken eski fotoğraflara daldım. Çocuklar küçükken çekilmiş bir fotoğraf: Ayşe’nin saçları iki yandan örülü, Mehmet’in dişleri yeni çıkmış, Zeynep kucağımda ağlıyor, Ali ise köşede utangaçça gülümsüyor… O an gözyaşlarımı tutamadım. O kadar yıl geçmiş ki üzerinden… O zamanlar her şey daha kolaydı sanki; en azından evde ses vardı, hayat vardı.

Şimdi ise günler birbirinin aynısı: Sabah kalkıyorum, kahvaltımı yapıyorum, biraz televizyon izliyorum, camdan dışarı bakıyorum… Akşam olunca yine yalnızlık çöküyor üstüme. Bazen düşünüyorum: Acaba başka türlü mü yaşamalıydım? Kendi hayatımı kurmalı mıydım? Belki de biraz bencil olmalıydım…

Ama annelik böyle bir şey işte; insan kendini unutuyor çocukları için. Şimdi ise onlar kendi hayatlarının peşinde koşarken ben bu evde anılarla baş başa kaldım.

Bazen pencereden dışarı bakarken genç anneleri görüyorum; çocuklarını okula götürüyorlar, ellerinden tutuyorlar… İçimden onlara seslenmek geliyor: “Çocuklarınız büyüyünce sizi unutmasın diye ne yapacaksınız? Onlara sadece sevgi vermek yetiyor mu? Yoksa biraz da kendinizi mi düşünmelisiniz?”

Belki de en büyük yalnızlık insanın kendi emeğinin karşılığını görememesiymiş… Sizce annelik gerçekten karşılıksız bir fedakarlık mı olmalı? Yoksa biz anneler de biraz olsun kendimizi mi düşünmeliyiz?