Bir Anne, Bir Kız ve Geçmişin Yükü: “Borcunu Unutma”
“Sana bu evi boşuna mı aldık, Elif? Şimdi sıra sende. Benim de biraz rahat etmemi sağlayacaksın artık.” Annemin sesi telefonda öyle sert ve netti ki, elimdeki fincanı neredeyse düşürüyordum. O an, çocukluğumdan beri üzerimde hissettiğim o görünmez yük, yeniden omuzlarıma çöktü.
Oturduğum koltukta bacaklarımı karnıma çekip pencereden dışarıya baktım. İstanbul’un gri sabahında, annemin sözleri kafamda yankılanıyordu: “Ben size her şeyimi verdim. Şimdi sıra sizde.”
Telefonun diğer ucunda annem, her zamanki gibi duygusuz bir kararlılıkla konuşuyordu. “Bak Elif, ben sana üniversite okuttum, evlendin diye ev verdim. Şimdi ben hastayım, yalnızım. Kardeşin zaten yurt dışında. Sen bana bakmazsan kim bakacak?”
Bir an sustum. İçimdeki isyanı bastırmaya çalışırken, çocukluğumun o eski apartman dairesine, annemin mutfakta çorba karıştırırken bana “Kızım, büyüyünce beni unutma” dediği günlere gittim. O zamanlar anlamamıştım bu cümlenin ağırlığını. Şimdi ise her kelimesi bir zincir gibi boynuma dolanıyordu.
“Anne,” dedim titrek bir sesle, “Ben de çalışıyorum, çocuklar küçük. Hem seninle ilgilenmek isterim ama…”
Sözümü kesti: “Ama’sı yok! Ben sana en çok verdim, en çok da senden beklerim. Kardeşin yurtdışında keyfine bakıyor, sen burada bana bakacaksın.”
O an gözlerim doldu. Eşim Murat salona girdiğinde yüzümdeki ifadeyi görünce hemen yanımda diz çöktü.
“Ne oldu Elif?”
Başımı iki elimin arasına aldım. “Annem… Yine aynı şeyleri söylüyor. Bana borçluymuşum gibi hissettiriyor. Sanki hayatımı ona adamak zorundaymışım gibi…”
Murat derin bir nefes aldı. “Bak, anneni seviyoruz ama senin de bir hayatın var. Çocuklar, işin… Her şeyi tek başına sırtlanamazsın.”
Ama Murat’ın sözleri annemin sesini bastıramıyordu içimde. Annem hep böyleydi; fedakarlıklarını bir gün geri isteyecekmiş gibi yapardı her şeyi. Üniversiteye gitmem için gece gündüz çalışmıştı, evlenirken borç harç ev almıştı bize. Ama şimdi bunların hepsi birer borçtu sanki.
O gece uyuyamadım. Annemin gençliğini gözümün önüne getirdim: Babamı kaybettikten sonra iki çocuğu tek başına büyütmüş, kendi hayatından vazgeçmişti. Ama şimdi bu fedakarlıklar birer silaha dönüşmüştü.
Ertesi gün iş yerinde de aklım annemdeydi. Patronum Asuman Hanım toplantıdan sonra yanıma geldi:
“Elif, iyi misin? Son günlerde dalgınsın.”
Başımı eğdim. “Annem hasta… Ona bakmamı istiyor ama çocuklar küçük, iş yoğun… Yetişemiyorum.”
Asuman Hanım başını salladı. “Bizim kuşakta anneler hep böyleydi. ‘Sana ne verdimse geri isterim’ derlerdi. Ama senin de kendine ait bir hayatın var.”
O akşam annemi ziyarete gittim. Kapıyı açar açmaz yüzüme bakan gözlerinde hem sitem hem de yorgunluk vardı.
“Hoş geldin kızım,” dedi ama sesi buz gibiydi.
Oturduk, çay koydu. Bir süre sessizce oturduk. Sonra birden patladı:
“Beni yalnız bırakacaksın değil mi? Ben sana her şeyimi verdim ama sen… Sen de herkes gibi bırakıp gideceksin.”
Gözlerim doldu. “Anne, ben seni bırakmak istemiyorum ama… Benim de çocuklarım var, işim var. Her şeye yetişemiyorum.”
Annem gözlerini kaçırdı. “Ben de senin yaşındayken iki çocuk büyüttüm, çalıştım. Hiç şikayet ettim mi?”
İçimdeki öfke ve suçluluk birbirine karıştı. “Ama anne… Senin zamanınla şimdi bir değil! Hayat çok zorlaştı. Herkes kendi derdinde…”
Annem başını salladı, dudaklarını büzdü: “Demek ki ben boşuna uğraşmışım.”
O an içimde bir şey koptu. Kalkıp mutfağa gittim, ellerimi yıkarken aynadaki yansımama baktım: Yorgun, üzgün ve çaresiz bir kadın.
Eve dönerken arabada ağladım. Kendi anneme yetememenin acısı ile çocuklarıma yetememenin korkusu birbirine karıştı.
Gece Murat’a sarıldım: “Ben ne yapacağım? Annemi mutlu edemiyorum, kendimi de…”
Murat saçlarımı okşadı: “Sen elinden geleni yapıyorsun Elif. Kimse senden mucize bekleyemez.”
Ama annemin sesi hâlâ kulaklarımdaydı: “Ben sana en çok verdim, en çok da senden beklerim.”
Bir hafta sonra annem hastaneye kaldırıldı. Apar topar yanına koştum. Oksijen maskesiyle nefes alırken bile bana bakıp fısıldadı:
“Beni bırakma kızım…”
Elini tuttum, gözyaşlarımı saklamadan: “Seni bırakmayacağım anne… Ama ben de yoruldum.”
O an anladım ki; bu ülkede birçok kadın gibi ben de annemin fedakarlıklarının gölgesinde büyümüştüm ve şimdi kendi hayatımı kurmaya çalışırken yine o gölgede kalıyordum.
Hastane koridorunda otururken kendi kendime sordum: Biz çocuklarımıza neyi borç bırakıyoruz? Sevgi mi, suçluluk mu? Bir anne sevgisiyle özgürlük arasında neden hep seçim yapmak zorunda kalıyoruz?
Siz olsanız ne yapardınız? Annemin hakkını ödeyebilir miyim yoksa kendi hayatımı mı seçmeliyim?