Bir Çelenk ve Bir Sır: Annem mi Düşmanım mı?

“Bu ne demek şimdi?” diye bağırdım, elimdeki siyah kurdeleli çelengi yere fırlatırken. Annem, babam, hatta komşular bile böyle bir şey yapmazdı. Ama o gece, kapımızın önünde, üzerinde adım yazılı bir cenaze çelengi bulmuştum. Gözlerim doldu, ellerim titredi. Kocam Emre ise, sanki bu tür şeyler her gün başımıza geliyormuş gibi, sadece omuz silkti.

“Belki yanlış adrese geldi,” dedi sakin bir sesle. “Boş ver, takılma.”

Ama nasıl takılmayayım? Üzerinde kocaman harflerle “Elif” yazan bir çelenk, gece yarısı kapımıza bırakılmıştı. Ne bir not, ne bir açıklama. Sadece soğuk, ağır bir sessizlik. İçimde bir şeyler kırıldı o an. Emre’nin umursamazlığı mı daha çok acıttı, yoksa bu tehditkar sessizlik mi, bilmiyorum.

O gece uyuyamadım. Salonda oturup çelengi izledim. Annemle babamı aramak istedim ama onları da korkutmak istemedim. Sabah olduğunda, kayınvalidem Şükran Hanım kapıyı çaldı. Her zamanki gibi elinde poşetlerle gelmişti; börek, zeytinyağlı sarmalar… Ama gözleri başka bir şey anlatıyordu.

“Ne oldu Elif? Suratın asık,” dedi, içeri girerken.

“Bir şey yok anne,” dedim yalan söyleyerek. Ama gözlerim çelengi aradı. O anda Şükran Hanım’ın bakışları da çelengi buldu.

Bir an durdu, yüzü kasıldı. Sonra hemen kendini toparladı: “Kim getirdi bunu?”

“Bilmiyorum,” dedim kısık sesle. “Gece kapının önüne bırakılmış.”

Şükran Hanım çelengi dikkatlice inceledi. “Bunlar şaka değil Elif. Düşman mı edindin kendine?”

İçimde bir öfke kabardı. “Ben mi? Ben kimseye kötülük etmedim!”

O gün boyunca Şükran Hanım evde kaldı. Sürekli telefonla konuştu, fısıltıyla birilerine bir şeyler anlattı. Emre ise işten geç geldi ve yine umursamazdı.

Gece olduğunda, mutfakta Şükran Hanım’la yalnız kaldık. Bulaşıkları yıkarken bana döndü:

“Elif, bazen insan en yakınındakine bile güvenmemeli,” dedi anlamlı bir şekilde.

O an içimde bir ürperti hissettim. Ne demek istiyordu? Bana mı ima yapıyordu? Yoksa başka bir şey mi biliyordu?

Ertesi gün, apartmandaki komşularla konuştum. Kimse bir şey görmemişti. Kameralar bozuktu; yönetici yine tamir ettirecekti ama aylarca yapılmamıştı. Herkes bana acıyarak bakıyordu.

Bir hafta geçti. Evde huzur kalmamıştı. Emre ile aramızda soğuk rüzgarlar esiyordu. Şükran Hanım ise her gün gelmeye başlamıştı. Sürekli evdeydi; temizlik yapıyor, yemek pişiriyor ama gözleriyle beni izliyordu.

Bir akşam Emre işten geç geldiğinde tartıştık:

“Senin umurunda değil mi Emre? Evimize tehdit geliyor! Ben korkuyorum!”

“Elif, abartıyorsun! Kim sana böyle bir şey yapacak ki?”

“Bilmiyorum! Ama senin annen de garip davranıyor!”

Emre sinirlendi: “Annemin ne suçu var? O sadece seni korumaya çalışıyor!”

Ama ben biliyordum; Şükran Hanım’ın bakışlarında bir sır vardı.

Bir gece yarısı, su içmek için kalktığımda Şükran Hanım’ın odasında telefonla konuştuğunu duydum:

“Evet, Elif hâlâ burada… Bilmiyorum ne zaman gider… O gitmeden rahat edemeyeceğim…”

Donup kaldım kapının önünde. O an her şey anlam kazandı; Şükran Hanım beni istemiyordu! Belki de o çelengi o göndermişti…

Ertesi sabah kahvaltıda ona baktım:

“Neden beni istemiyorsun anne?” dedim gözlerinin içine bakarak.

Şaşırdı ama hemen toparlandı: “Ne diyorsun sen Elif? Ben seni kızım gibi görüyorum.”

Ama gözleri başka bir şey söylüyordu.

O günden sonra evde nefes alamaz oldum. Her hareketimi izliyor, her sözümü tartıyordu. Emre ise aramızda duvar olmuştu.

Bir gün annemi aradım; ağlayarak her şeyi anlattım. Annem hemen gelmek istedi ama onu da bu karmaşaya çekmek istemedim.

Sonunda dayanamadım; Şükran Hanım’la yüzleşmeye karar verdim.

“Anne,” dedim titreyen sesimle, “Eğer beni istemiyorsan söyle! Bu çelengi sen mi gönderdin?”

Bir an sustu, sonra gözleri doldu:

“Elif… Ben oğlumu kaybetmekten korkuyorum. Sen geldin, Emre değişti… Artık bana eskisi gibi yakın değil… O yüzden bazen… Bazen keşke hiç gelmeseydin diyorum…”

O an içimdeki öfke yerini acıya bıraktı. Anladım ki onun savaşı benimle değil, yalnızlık korkusuylaydı.

Ama yine de bu evde kendimi güvende hissetmiyordum.

Emre’ye her şeyi anlattım. O da şaşırdı ama annesinin yalnızlığını anlamaya çalıştı.

Aylar geçti… Şükran Hanım’la aramızda mesafe koyduk ama asla eskisi gibi olamadık.

Bazen hâlâ o çelengin kokusunu hissediyorum geceleri… Ve düşünüyorum:

Bir insan kendi evinde nasıl bu kadar yabancı hissedebilir? Aile olmak gerçekten mümkün mü, yoksa hepimiz birbirimizin hayatında misafir miyiz?