Gece Yarısı Çalan Telefon: Bir Kadının Geçmişle Yüzleşmesi
“Alo? Elif, lütfen aç… Sadece bir kez konuşmamız lazım.”
Gözlerimi ovuşturarak saate baktım: 02:17. Telefonun ekranında “Murat” yazıyordu. O ismi yıllardır görmemiştim. Parmaklarım titreyerek telefonu kulağıma götürdüm. “Ne istiyorsun Murat?” dedim, sesim hem öfkeli hem de korkmuştu.
Bir an sessizlik oldu, sonra Murat’ın sesi titrek bir şekilde geldi: “Beni dinlemeden kapatma, lütfen. Annem yoğun bakımda. Belki de… belki de son kez konuşuyoruz.”
O an içimde bir şeyler koptu. Murat’ın annesi, yani eski kayınvalidem Ayten Hanım… Beni her zaman kızı gibi severdi. Onunla vedalaşma fırsatım olmamıştı. Ama Murat’ın sesi, geçmişin kapılarını ardına kadar açmıştı.
Yatağımda doğruldum, başım ellerimin arasında. “Neden şimdi arıyorsun? Neden yıllar sonra?” dedim. Murat bir süre sustu, sonra boğuk bir sesle, “Çünkü başka kimsem yok,” dedi. “Seninle konuşmazsam çıldıracağım.”
O an, yıllar önceki o geceye döndüm. Murat’ın bana attığı ilk tokat, evde yankılanan bağırışlar, annemin gözyaşları… Babamın bana sarılıp, “Kızım, dönmek istersen kapımız açık,” dediği o gece… O kapıdan çıkıp kendi evime döndüğümde içimdeki boşluk hiç dolmamıştı.
Murat’la evliliğimizin ilk yılları güzeldi. Üniversitede tanışmıştık; ben Edebiyat Fakültesi’nde okuyordum, o ise Mühendislik’teydi. Hayallerimiz büyüktü; birlikte bir hayat kuracak, çocuklarımız olacaktı. Ama gerçekler hayaller gibi değildi. Murat işsiz kaldığında öfkesi bana yöneldi. İlk başta sadece sözleriyle kırdı beni; sonra elleriyle…
Ailemden gizledim her şeyi. Annem hissetti ama üstüme gelmedi. Bir gün, Murat işten eve geç geldiğinde tartıştık. O gece bana vurduğunda, gözümdeki morlukla aynaya bakarken kararımı verdim: Gidecektim. Sabah annemi aradım, “Anne, geliyorum,” dedim sadece.
Boşanma süreci kabus gibiydi. Murat önce yalvardı, sonra tehdit etti. “Seni kimse benim kadar sevemez,” dediğinde tüylerim diken diken olmuştu. Sonunda ailemin desteğiyle kurtuldum ondan ama ruhumdaki izler hâlâ tazeydi.
Şimdi, yıllar sonra, gece yarısı çalan bu telefonla geçmişim yeniden karşıma dikilmişti.
“Murat, ben artık başka biriyim,” dedim sessizce. “Seninle konuşmak istemiyorum.”
Ama Murat pes etmedi: “Elif, annem seni son kez görmek istiyor. Lütfen… Sadece bu kez.”
İçimde bir savaş başladı. Bir yanım ‘Hayır’ diye bağırıyordu; diğer yanım ise Ayten Hanım’ın bana sarılışını, bana ‘kızım’ deyişini hatırlıyordu.
Sabaha kadar uyuyamadım. Sabah işe gitmek için hazırlandığımda gözlerimin altı mosmordu. Annem mutfakta çay koyuyordu. “Kızım, iyi misin?” diye sordu endişeyle.
Başımı salladım. “Murat aradı,” dedim kısık sesle.
Annemin yüzü asıldı. “Ne istiyor yine?”
“Annesi hastaymış… Beni görmek istiyormuş.”
Annem derin bir nefes aldı. “Kızım, sen ne istiyorsun?”
Bunu hiç düşünmemiştim. Hep başkalarının ne istediğine göre yaşamıştım sanki.
O gün iş yerinde hiçbir şeye odaklanamadım. Akşam eve dönerken kararımı verdim: Ayten Hanım’ı son kez görecektim.
Hastaneye gittiğimde Murat beni kapıda bekliyordu. Gözleri şişmişti; eski kibirli bakışlarından eser yoktu.
“Elif… Teşekkür ederim,” dedi sessizce.
Hiçbir şey demeden peşinden yürüdüm. Ayten Hanım’ın odasına girdiğimde gözleri doldu.
“Elif’im… Kızım…”
Yanına oturdum, elini tuttum. O an tüm kırgınlıklarımı bir kenara bırakmak istedim ama içimdeki acı hâlâ tazeydi.
“Affet beni kızım,” dedi Ayten Hanım titreyen sesiyle. “Sana sahip çıkamadım… Murat’a da…”
Gözyaşlarımı tutamadım. “Sizin suçunuz yok,” dedim ağlayarak.
O an Murat da ağlamaya başladı. Odayı hüzün ve pişmanlık sardı.
Ayten Hanım’la vedalaştıktan sonra hastaneden çıktık. Murat arabasının yanında durdu.
“Elif… Ben çok hata yaptım,” dedi gözlerime bakmadan. “Sana yaşattıklarımı asla affedemeyeceğim.”
Bir an sustum; içimdeki öfke ve acı birbirine karıştı.
“Ben seni affetmek zorunda değilim Murat,” dedim kararlı bir sesle. “Ama kendimi affetmek istiyorum.”
O an anladım ki geçmişin gölgesinden kurtulmak kolay değildi ama imkansız da değildi.
Eve dönerken pencereden dışarı baktım; İstanbul’un gece ışıkları gözlerimi kamaştırıyordu.
Şimdi size soruyorum: Geçmişin yaralarını gerçekten sarabilir miyiz? Yoksa bazı acılar sonsuza dek bizimle mi kalır?