Kırmızı Paltolu Kadın: Bir Hayatın Eşiğinde
“Baba, lütfen… Sadece bir kez olsun beni dinle!” diye bağırdım, sesim Ankara Garı’nın soğuk taş duvarlarında yankılandı. Babamın yüzü, her zamanki gibi sert ve kararlıydı. “Senin iyiliğin için diyorum, Elif. O çocukla olmaz. Bizim ailemize uygun değil!” dedi. Annem ise sessizce gözyaşlarını siliyordu, elleri titriyordu. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Çantamı sırtıma taktım, gözlerimden yaşlar süzülürken perona doğru yürüdüm.
O sabah Ankara Garı’nda hava soğuktu, nefesim buhar olup havada kayboluyordu. İnsanlar aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyor, kimse kimseye bakmıyordu. Ama ben, hayatımda ilk defa bu kadar yalnız ve çaresiz hissediyordum. Tam o anda, gözüm peronun ucunda duran bir kadına takıldı. Kırmızı bir palto giymişti; rüzgar paltosunu savuruyor, saçları dağınık bir topuzla toplanmıştı. Elinde eski bir kitap vardı, beyaz kulaklıkları kulağında ama müzik çalmıyordu sanki. Gözleri uzaklara dalmıştı, sanki bu dünyadan kopmuş gibiydi.
Yanına yaklaşmak istedim ama cesaret edemedim. O an içimdeki fırtına daha da büyüdü. Babamın sözleri kulaklarımda çınlıyordu: “Bizim ailemiz böyle şeylere alışık değil. Senin hayallerinle karnımız doymuyor.” Oysa ben ressam olmak istiyordum. Üniversiteyi kazanmıştım ama ailem istemiyordu. Onların istediği gibi öğretmen olmalıydım, düzenli bir işim olmalıydı. Ama ben başka bir hayat istiyordum.
Kırmızı paltolu kadın birden bana döndü ve göz göze geldik. Gözlerinde tarifsiz bir hüzün vardı. Sanki benim içimdeki acıyı görmüş gibiydi. Hafifçe gülümsedi ve yanına çağırdı. Tereddüt ederek yanına oturdum.
“Bazen kaçmak mı, kalmak mı daha zor?” diye sordu sessizce. Şaşırdım, çünkü tam da bunu düşünüyordum.
“Bilmiyorum,” dedim titrek bir sesle. “Ailem için mi yaşamalıyım, yoksa kendim için mi?”
Kadın derin bir nefes aldı. “Ben de yıllar önce burada aynı kararı vermek zorunda kaldım,” dedi. “O zamanlar annem hastaydı, babam işsizdi. Ressam olmak istiyordum ama ailem izin vermedi. Onların istediği gibi evlendim, çocuk sahibi oldum… Şimdi ise her sabah buraya gelip geçen trenlere bakıyorum ve düşünüyorum: Acaba başka bir hayat mümkün müydü?”
Sözleri içimi dağladı. Kendi geleceğimi onun gözlerinde gördüm; pişmanlık ve özlem dolu bir hayat… O an kararımı verdim: Kendi yolumu seçecektim.
Tam kalkacakken babam arkamdan bağırdı: “Elif! Hemen buraya gel!” İnsanlar dönüp bize bakmaya başladı. Annem arkamdan koştu, ellerimi tuttu.
“Elif, ne olur bizi bırakma,” dedi ağlayarak. “Biz sensiz ne yaparız?”
Gözlerim doldu ama kırmızı paltolu kadının sözleri aklımdaydı: “Kendin için yaşa, yoksa bir gün sen de benim gibi olur, her sabah başka hayatları izlersin.”
Babam öfkeyle kolumdan tuttu. “Bak kızım,” dedi dişlerini sıkarak, “bu kaprislerin yüzünden aileni mahvedeceksin!”
O an içimdeki bütün korkular bir anda öfkeye dönüştü. “Ben sizin için yaşadım hep! Ama artık kendim için yaşamak istiyorum!” dedim ve kolumu kurtardım.
Tren düdüğü çaldı, vagonlar ağır ağır hareket etmeye başladı. Kırmızı paltolu kadın bana son kez baktı ve hafifçe başını salladı; sanki onay veriyordu.
Koşarak trene bindim, camdan aileme baktım. Annem yere çökmüş ağlıyordu, babam ise arkasını dönmüştü.
Tren hareket ettiğinde kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu ama ilk defa kendimi özgür hissettim.
Yanımdaki koltukta oturan yaşlı adam bana dönüp sordu: “Kızım, nereye gidiyorsun böyle tek başına?”
Gözlerimi sildim ve gülümsedim: “Hayallerimin peşinden gidiyorum amca.”
O an kırmızı paltolu kadının bana bıraktığı kitabı fark ettim; koltuğun üzerinde unutmuştu. Kitabın kapağında şu yazıyordu: “Kendi hikayeni yazmadan başkasının hikayesinde figüran olursun.”
Kitabı açtım, ilk sayfasında el yazısıyla şunlar yazıyordu: “Bir gün cesaretin olursa, kendi yolunu seçmekten korkma. Çünkü hayat kısa ve pişmanlık uzun…”
Gözlerimden yaşlar süzüldü ama bu kez mutluluktandı.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendi yolunuzu seçmekten korktunuz mu? Yoksa başkalarının beklentileriyle mi yaşıyorsunuz?