Yüzeyin Altında: Bir Evliliğin Sessiz Çığlığı

“Yine mi döktün? Kaç kere söyledim dikkatli ol diye!”

Sabahın köründe, mutfağın soğuk fayanslarında çıplak ayaklarım titrerken, kırılan fincanın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Eşim Murat’ın sesi, her zamanki gibi yüksek ve buyurgandı. O an, içimde bir şeylerin daha kırıldığını hissettim. Yıllardır bu evde, bu mutfakta, bu adamın gölgesinde yaşadığım her sabah, bir öncekinden daha ağır geliyordu.

“Özür dilerim, elimden kaydı,” dedim kısık bir sesle. Göz göze gelmekten kaçındım. Murat’ın bakışları, sanki içimi delip geçiyordu. O ise başını iki yana salladı, derin bir iç çekti ve kahvesini alıp salona geçti. Arkasından bakarken, içimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı.

Benim adım Elif. Otuz sekiz yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, on iki yıllık evliyim. Dışarıdan bakınca sıradan bir hayatım var: iki çocuk, küçük bir apartman dairesi, haftada bir pazara çıkan bir kadın… Ama kimse bilmiyor ki, bu dört duvar arasında nefes almak bile bazen ne kadar zor.

Murat’la evlendiğimde yirmi altı yaşındaydım. O zamanlar gözümde dünyanın en iyi adamıydı. Çalışkan, sorumluluk sahibi, ailesine düşkün… Ama zamanla o sorumluluk duygusu, kontrol etme arzusuna dönüştü. Önce ne giydiğime karıştı, sonra kimlerle görüşeceğime. Annemi aradığımda bile “Ne konuştunuz?” diye sorardı. Başlarda sevgi sanmıştım bu ilgiyi. Meğer sevgi değilmiş; korkuymuş, sahiplenmekmiş.

Bir gün annemle telefonda konuşurken sesim titremişti. Annem hemen anlamıştı bir şeylerin yolunda gitmediğini. “Kızım, iyi misin?” demişti. O an gözlerim dolmuştu ama Murat yan odadaydı; ağlayamazdım. “İyiyim anne,” dedim, “Sadece biraz yorgunum.”

Çocuklar büyüdükçe Murat’ın baskısı arttı. Kızım Zeynep on yaşında, oğlum Efe sekiz. Onların yanında asla sesini yükseltmezdi ama gözleriyle bile korkutmayı bilirdi. Bir keresinde Zeynep bana sarılırken Murat’ın bakışlarını yakaladım; hemen kendimi geri çektim. Kızım şaşkın şaşkın bana baktı. O an içimde bir utanç dalgası yükseldi: Kendi çocuğuma sarılmaktan bile korkar olmuştum.

Geceleri uyuyamaz oldum. Yastığa başımı koyduğumda Murat’ın sözleri beynimde yankılanıyordu: “Senin yüzünden böyle oldu”, “Bir işe yaradığın yok”, “Ben olmasam bu evde kimse aç kalır.” Her sabah aynaya baktığımda gözlerimin altındaki mor halkalar biraz daha belirginleşiyordu.

Bir gün pazardan dönerken komşum Ayşe ile karşılaştım. Yüzümdeki yorgunluğu fark etti sanırım.

“Elif, iyi misin? Çok solgun görünüyorsun.”

“Yok bir şey Ayşe abla, biraz uykusuzum.”

Ayşe abla bana uzun uzun baktı. Sonra elini omzuma koydu: “Bak kızım, ben de gençken çok şey yaşadım. İçine atma her şeyi. Konuşmak istersen ben buradayım.”

O an gözlerim doldu ama yine de ağlayamadım. Çünkü ağlamak bile lüks gibiydi benim için; Murat görürse daha çok sinirlenirdi.

Bir akşam çocuklar uyuduktan sonra Murat televizyon izlerken yanına oturdum.

“Murat, biraz konuşabilir miyiz?”

Gözlerini ekrandan ayırmadan cevap verdi: “Ne var yine?”

“Ben… Yani… Son zamanlarda kendimi çok yalnız hissediyorum. Biraz daha anlayışlı olamaz mısın?”

Birden yüzü asıldı, sesi sertleşti: “Yalnız hissediyorsan git annenin yanına! Ben burada sabahtan akşama kadar çalışıyorum, senin tek derdin yalnızlık mı?”

O an içimdeki umut kırıntıları da yok oldu. O gece sabaha kadar ağladım. Yastığım sırılsıklam olmuştu ama Murat’ın haberi bile olmadı.

Zaman geçtikçe kendimi kaybetmeye başladım. Eskiden sevdiğim şeyleri yapmaz oldum; kitap okumak, örgü örmek, müzik dinlemek… Hepsi anlamsız geliyordu artık. Sanki ben diye biri yoktu; sadece Murat’ın karısı, Zeynep ve Efe’nin annesi vardı.

Bir gün Zeynep okuldan ağlayarak geldi.

“Anne, öğretmenim dedi ki herkes ailesiyle ilgili güzel bir anı yazsın. Ama ben ne yazacağımı bilmiyorum…”

Kızımın gözlerindeki çaresizliği görünce içim parçalandı. Ona sarıldım ama kelimeler boğazıma düğümlendi.

O gece düşündüm: Ben bu evde sadece kendimi değil, çocuklarımı da kaybediyordum. Onlara nasıl bir hayat örneği oluyordum? Korkak, suskun, silik bir anne… Oysa ben de bir zamanlar hayalleri olan bir kadındım.

Bir sabah Murat işe gittikten sonra Ayşe ablanın kapısını çaldım.

“Konuşmak istiyorum,” dedim titrek bir sesle.

Ayşe abla beni içeri aldı, çay koydu. Ona her şeyi anlattım; Murat’ın sözlerini, hissettiklerimi, çocukların halini… O beni dinlerken ben yılların yükünü döktüm.

“Elif,” dedi sonunda, “Sen yalnız değilsin. İstersen kadın dayanışma merkezine gidebiliriz beraber.”

İlk defa biri bana ‘yalnız değilsin’ dediğinde inandım. O gün karar verdim: Artık susmayacaktım.

Kadın dayanışma merkezine ilk gittiğimde çok korktum. Ama orada benim gibi nice kadın vardı; hepsi farklı hikâyeler ama aynı acı… Orada öğrendim ki; susmak çözüm değilmiş, korkmak kader değilmiş.

Aylar geçti. Murat değişmedi ama ben değiştim. Artık ona karşı daha dik durabiliyordum. Çocuklarımla daha çok vakit geçiriyor, onlara sevgimi göstermekten çekinmiyordum.

Bir gün Murat yine bağırdı; ama bu sefer ona sessizce baktım ve dedim ki:

“Artık yeter Murat. Ben de insanım ve saygıyı hak ediyorum.”

O an Murat şaşırdı; ilk defa karşısında susmayan bir Elif vardı.

Şimdi hâlâ zor günlerim var ama biliyorum ki yalnız değilim. Kendimi bulmak için çıktığım bu yolda en büyük gücüm yine kendimim.

Bazen düşünüyorum: Biz kadınlar neden bu kadar susuyoruz? Korkularımızı aşmak için daha ne kadar beklemeliyiz? Siz olsaydınız ne yapardınız?