Bırakın Herkes Şanslı Olduğumu Sansın: Bir Hayatın Ardındaki Gerçekler

“Zeynep! Yine mi ağlıyorsun aynanın karşısında? Kızım, kendine gel artık!” Annemin sesi koridorun ucundan yankılandığında, gözyaşlarımı silmeye çalıştım. Ama nafile; aynadaki yansımamdan kaçamıyordum. Kıvırcık, koyu kahverengi saçlarım omuzlarımda darmadağın, burnumun ucu hafifçe yukarı kalkık, gözlerim ise sürekli bir şeylerden kaçıyormuş gibi. Hep başka biri olmak istedim. Mesela Elif gibi uzun boylu, ya da Melis gibi incecik. Ama ben Zeynep Yıldırım’dım ve bu isim bana hep ağır geldi.

İlkokulda bana “Zeytin” derlerdi. “Zeytin kafa!” diye bağırırlardı teneffüslerde. O zamanlar anneme ismimi neden böyle koyduğunu sorduğumda, “Sen doğduğunda gözlerin zeytin gibiydi, çok güzeldin,” demişti. Ama annemin gözünde güzel olan şey, arkadaşlarım için dalga konusu olmuştu. Herkesin gözünde şanslıydım; çünkü babam ilçede tanınan bir esnaftı, annem ise öğretmendi. Ama kimse evdeki sessiz kavgaları, babamın geceleri içip içip anneme bağırmasını, annemin sabaha kadar ağlamasını bilmiyordu.

Bir gün okuldan eve dönerken, mahalledeki çocuklardan biri önüme geçti: “Hey Zeytin kafa, annen yine mi babandan dayak yedi?” O an içimde bir şeyler koptu. Eve koşarak girdim, annemi mutfakta buldum. Gözleri şişmişti. “Anne, neden susuyorsun?” dedim. “Babanı üzmek istemiyorum,” dedi sadece. O günden sonra anneme olan öfkemle sevgim birbirine karıştı. Onu korumak istiyordum ama aynı zamanda ona kızıyordum; neden güçlü olamıyordu?

Liseye geçtiğimde her şey daha da zorlaştı. Okulun popüler kızları arasında olmak için elimden geleni yaptım. Saçlarımı düzleştirdim, annemin makyaj malzemelerini gizlice kullandım. Ama ne yaparsam yapayım, içimdeki boşluk dolmuyordu. Bir gün Melis’le tuvalette karşılaştık. Bana küçümseyerek baktı: “Sen ne kadar uğraşırsan uğraş, bizim gibi olamazsın Zeynep.” O an aynaya baktım ve kendime fısıldadım: “Belki de olmamalıyım.”

Babamın işlerinin bozulduğu yıl, evdeki huzursuzluk iyice arttı. Annem daha çok susar oldu, babam ise daha çok bağırdı. Bir gece yine kavga sesleriyle uyandım. Annem odama geldi, elleri titriyordu: “Zeynep, bavulunu hazırla.” O gece annemle birlikte babaannemin evine sığındık. Babaannem eski usul bir kadındı; “Kocanın yanında duracaksın,” dedi anneme. Annem ise ilk defa ona karşı çıktı: “Kızımı bu evde büyütemem artık.”

O yaz hayatımda ilk kez özgür hissettim ama aynı zamanda korktum da. Mahallede herkes konuşuyordu: “Yıldırım’ın karısı evi terk etmiş.” Okulda arkadaşlarım bana acıyarak bakıyordu. Bir gün Elif yanıma geldi: “Senin yerinde olmak istemezdim,” dedi sessizce. O an anladım ki herkesin gözünde şanslıydım ama kimse içimdeki savaşı bilmiyordu.

Üniversiteye başladığımda İstanbul’a taşındık. Annem yeni bir iş buldu; ben de yeni bir hayat kurmaya çalıştım. Ama geçmişim peşimi bırakmadı. Yurtta kaldığım ilk gece, oda arkadaşlarım isimlerimizi birbirimize söylediklerinde biri güldü: “Zeynep mi? Ne sıradan bir isim.” İçimde yine o eski utanç dalgası yükseldi.

Bir gün dersten çıkarken telefonum çaldı. Babam hastanedeydi; kalp krizi geçirmişti. Annemle birlikte apar topar memlekete döndük. Hastane odasında babam bana bakıp ağladı: “Kızım, ben seni hiç anlamadım değil mi?” O an ona sarılmak istedim ama ellerim titredi. İçimde yılların öfkesiyle sevgisi birbirine karıştı.

Babam iyileşti ama ailemiz asla eskisi gibi olmadı. Annem kendi ayakları üzerinde durmayı öğrendi; ben ise ismimi kabullenmeye başladım. Bir gün aynanın karşısında durup kendime baktım: “Ben Zeynep Yıldırım’ım ve artık başka biri olmak istemiyorum.”

Ama bazen hâlâ düşünüyorum: Acaba insanlar gerçekten şanslı olduğumu mu sanıyor? Yoksa herkes kendi acısını saklamayı mı öğreniyor? Sizce de herkesin hayatı dışarıdan göründüğü kadar kolay mı?