Otuz Yıl Sonra Geri Dönüş: Geç Kalmış Bir Pişmanlık

“Neden şimdi geldin Halil? Neden tam otuz yıl sonra?”

Ayşe’nin sesi, eski evimizin kapısında yankılandı. Gözlerinde hem öfke hem de yorgun bir hüzün vardı. Ellerim titriyordu, ceketimin cebinde sıkılı yumruğumun terini hissediyordum. O an, hayatımda ilk defa gerçekten kaybettiğimi anladım.

Ben Halil Yılmaz. 52 yaşındayım. Hayatımın otuz yılını, kendi bencilliğimle, hırslarımla ve gururumla harcadım. Şimdi ise elimde ne bir aile, ne bir iş, ne de bir dost kaldı. Sadece pişmanlık ve geçmişin ağır yüküyle baş başayım.

Ayşe’yle 1989’da evlendik. O zamanlar İstanbul’da, Fatih’in dar sokaklarında küçük bir evimiz vardı. Ayşe’nin gözleri umut doluydu, ben ise dünyayı fethedeceğime inanıyordum. Babamın bakkalında çalışıyordum ama daha fazlasını istiyordum. Ayşe bana hep destek oldu; “Halil, önemli olan huzur,” derdi. Ama ben huzuru küçümsedim, paranın ve başarının peşinden koştum.

İlk büyük kavga, işsiz kaldığımda çıktı. Ayşe bana sarılmak istedi, ben ise öfkeyle bağırdım: “Sen anlamazsın! Herkes bana acıyor!” O gece ilk defa evden kaçtım. Sonra bu kaçışlar alışkanlık oldu. Her tartışmada kapıyı çarpıp çıkardım. Ayşe hep bekledi, hep affetti. Ama ben her seferinde biraz daha uzaklaştım.

Yıllar geçti. Bir gün iş buldum, biraz para kazandım ama bu sefer de iş arkadaşlarımla geç saatlere kadar dışarıda kalmaya başladım. Ayşe yalnızlaştı. Çocuk istiyordu, ben ise “Şimdi zamanı değil,” diyerek geçiştirdim. Oysa o zamanlar anlamadım; aile olmak için en doğru zaman, birlikte olduğumuz zamandı.

Bir gün eve döndüğümde Ayşe ağlıyordu. “Halil, ben çok yalnızım,” dedi. Umursamadım. “Abartıyorsun,” dedim ve televizyonun sesini açtım. O gece Ayşe ilk defa annesine gitti ve üç gün dönmedi. Döndüğünde gözleri sönmüştü.

Sonra annem hastalandı. Ayşe bana destek oldu, hastanede sabahladı. Ama ben yine de ona teşekkür etmedim. Çünkü gururum izin vermedi. Annem öldüğünde dünyam başıma yıkıldı sandım ama asıl yıkım o değildi.

Bir sabah Ayşe valizini topladı. “Halil, ben artık yokum,” dedi. “Kendimi kaybettim bu evde.”

O an ona yalvardım: “Gitme Ayşe! Söz veriyorum değişeceğim.” Ama çok geçti. Ayşe gitti ve bir daha dönmedi.

Yıllar geçti. Ben yalnız kaldım. İşten atıldım, dostlarım uzaklaştı. Babam öldü, bakkal kapandı. İstanbul’da tutunacak dalım kalmadı. Bir gün Ayşe’nin memleketi Eskişehir’e taşındığını duydum. Onunla tekrar konuşmak için defalarca telefonuna mesaj attım ama hiç cevap alamadım.

Otuz yıl boyunca her doğum gününde ona mesaj attım: “Mutlu yıllar Ayşe.” Hiçbirine cevap gelmedi.

Geçen ay bir arkadaşım vasıtasıyla Ayşe’nin hâlâ Eskişehir’de yaşadığını öğrendim. Cesaretimi topladım ve trene atlayıp yanına gittim. Kapısını çaldığımda karşıma çıkan kadın hâlâ güzeldi ama gözlerinde başka bir hayatın izleri vardı.

“Halil… Ne işin var burada?”

“Konuşmamız lazım Ayşe… Sadece beş dakika.”

İçeri girdim, eski fotoğraflarımıza baktım; gençliğimizin gülüşleri duvarda asılıydı ama aramızda yoktu artık.

“Ben… Ben çok hata yaptım Ayşe,” dedim titrek bir sesle. “Sana değer vermedim, seni yalnız bıraktım… Şimdi anlıyorum ki hayatımdaki en büyük eksiklik sensin.”

Ayşe gözlerini kaçırdı: “Halil, ben artık başka biriyim. Kendi hayatımı kurdum, torunum var… Geçmişi değiştiremeyiz.”

O an içimde bir şey koptu. Otuz yıl boyunca her gün pişmanlıkla yaşadığım anlar gözümün önünden geçti. Keşke dedim… Keşke zamanında gururumu bir kenara bırakıp ona sarılsaydım.

Ayşe kapıya yöneldi: “Kendine iyi bak Halil.”

Sokakta yürürken içimdeki boşluk daha da büyüdü. Eskişehir’in soğuk rüzgarı yüzümü yaladı; ellerim cebimde, başım önde yürüdüm.

Şimdi 52 yaşındayım ve elimde hiçbir şey yok. Ne ailem, ne işim, ne de umutlarım kaldı. Sadece geçmişin pişmanlığı ve Ayşe’nin kapısında duyduğum o son cümle: “Geçmişi değiştiremeyiz.”

Bazen düşünüyorum; insan neden en çok sevdiklerini en kolay incitir? Neden gurur, sevginin önüne geçer? Siz hiç geç kalmanın acısını yaşadınız mı?