Bir Annenin Gölgesinde: Zorunluluk mu, Sevgi mi?

“Elif, bana biraz para gönderebilir misin? Elektriklerimizi kesecekler…” Annemin sesi telefonda titrek ve yorgundu. O an, içimde bir şeyler koptu. Ellerim titredi, gözlerim doldu. Yıllardır kaçtığım, görmezden geldiğim o eski yaralar bir anda açıldı. Annem benden yardım istiyordu ama ben hâlâ çocukluğumun o soğuk gecelerinde, annemin öfkeli bakışları ve suskunluğu arasında sıkışıp kalmıştım.

“Anne, ben de zor durumdayım. Kira, faturalar… Her şey üst üste geldi,” dedim, ama sesim ne kadar inandırıcıydı bilmiyorum. Gerçekten zor durumdaydım; İstanbul’da tek başıma yaşamak kolay değildi. Ama asıl zorluk, annemin bana bıraktığı duygusal yükü taşımaktı.

Çocukken babam evi terk ettiğinde annem bir anda değişmişti. Sanki bütün dünyası yıkılmıştı ve bu yıkıntıların altında beni de bırakmıştı. O günden sonra annemle aramızda görünmez bir duvar örüldü. O bana sevgisini göstermek yerine, hep suskun kaldı, bazen de öfkesini bana yöneltti. Ben ise yıllar boyunca onun sevgisini kazanmak için çabaladım ama hiçbir zaman yeterli olmadım.

Geçen hafta en yakın arkadaşım Zeynep’le buluştuğumda ona her şeyi anlattım. “Elif,” dedi Zeynep, “Senin annenle olan ilişkin çok zor. Ama kendini feda etmek zorunda değilsin. Ben anneme yardım etmeyi bıraktım çünkü artık kendi hayatımı yaşamak istiyorum.”

Zeynep’in bu sözleri kafamda yankılandı. Gerçekten de ben ne zamandır kendi hayatımı yaşıyordum ki? Hep annemin ihtiyaçları, onun dertleri… Kendi isteklerimi, hayallerimi hep ertelemiştim. Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a geldiğimde özgür olduğumu sanmıştım ama annemin gölgesi peşimi hiç bırakmamıştı.

O gece yatağımda dönüp dururken çocukluğumun bir anısı aklıma geldi: Bir kış gecesi, elektrikler kesilmişti. Annem sobanın başında oturuyor, ben ise ders çalışmaya çalışıyordum. Annem birden bana dönüp “Sen de baban gibi beni bırakıp gideceksin,” demişti. O sözler içime işlemişti. Şimdi ise gerçekten onu bırakıp gitmiş miydim?

Ertesi gün iş yerinde hiçbir şeye odaklanamadım. Müdürüm Ayhan Bey bile fark etti: “Elif Hanım, iyi misiniz?” diye sordu. “Biraz yorgunum,” dedim geçiştirmek için. Ama aslında yorgun değildim; bitkindim.

Akşam eve dönerken cebimdeki son parayı saydım. Kira, faturalar, market… Her şey üst üste gelmişti. Anneme yardım edersem bu ay aç kalacaktım belki de. Ama yardım etmezsem vicdan azabından uyuyamayacaktım.

Telefonum çaldı yine. Annemdi. Açmaya korktum ama açtım.

“Elif, kızım… Biliyorum zorundasın ama ben de çaresizim,” dedi ağlamaklı bir sesle.

“Anne, ben de zor durumdayım,” dedim yine ama bu kez sesim daha kararlıydı.

“Sen benim tek dayanağımsın,” dedi annem. “Baban gitti, kardeşin zaten umursamıyor… Sen de mi beni yalnız bırakacaksın?”

O an içimde öfke ve suçluluk birbirine karıştı. “Anne, ben de insanım! Benim de ihtiyaçlarım var!” diye bağırdım istemsizce.

Telefonun ucunda sessizlik oldu. Sonra annem hıçkırarak ağlamaya başladı. “Tamam Elif… Sen bilirsin…”

O gece uyuyamadım. Annemin sesi kulaklarımda çınladı durdu. Bir yandan ona yardım etmek istiyordum; sonuçta o benim annemdi. Ama diğer yandan yıllardır içimde biriken kırgınlıklar, öfke ve yorgunluk beni durduruyordu.

Sabah işe giderken metrobüste insanların yüzlerine baktım. Herkesin bir derdi vardı belli ki. Yanımdaki yaşlı kadın telefonda oğluna dert yanıyordu: “Evladım, bana biraz para gönderir misin? Emekli maaşı yetmiyor…” Bir an kendimi onun yerine koydum; ya ben de yaşlanınca böyle olur muyum?

O gün iş çıkışı eve gitmek istemedim. Sahilde oturup denize baktım uzun uzun. Kafamda annemin sesiyle Zeynep’in sözleri çarpışıyordu: “Kendini feda etmek zorunda değilsin.” Ama ya annemi yalnız bırakırsam? Ya ona bir şey olursa?

Eve döndüğümde kararımı vermiştim: Anneme küçük bir miktar gönderecektim ama ona da sınırlarımı anlatacaktım.

Telefonu açtım, annemi aradım.

“Anne, sana biraz para göndereceğim ama lütfen benden sürekli yardım isteme artık. Ben de ayakta kalmaya çalışıyorum,” dedim titreyen bir sesle.

Annem önce sessiz kaldı, sonra “Tamam kızım… Anladım,” dedi kısık bir sesle.

O an hem hafifledim hem de içimde bir boşluk oluştu. Yıllardır ilk kez kendi sınırlarımı çizmiştim ama bunun bedeli ağırdı.

Ertesi gün Zeynep’le buluştuğumda ona her şeyi anlattım.

“Elif, kendini suçlu hissetme,” dedi Zeynep elimi tutarak. “Bazen en sevdiklerimize bile ‘hayır’ demek gerekir.”

Ama ben hâlâ emin değildim. Annemi yalnız bırakmak istemiyordum ama kendimi de kaybetmek istemiyordum.

Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir annenin gölgesinden kurtulmak mümkün mü? Yoksa hepimiz ailemizin yükünü taşımaya mahkûm muyuz?