Kalanlar İçin Zor Olan: Bir Sabahın Sessizliği
“Yusuf Amca! Yusuf Amca! Ayşe Teyze’ye bir şey olmuş!”
Sabahın köründe, apartmanın koridorunda yankılanan bu çığlıkla irkildim. Elimdeki anahtar titredi, kalbim göğsümde sanki yerinden fırlayacak. Her sabah olduğu gibi, saat tam 07:45’te eski, rutubet kokan apartman dairemden çıkmıştım. Emekli olduktan sonra hayatımda değişen tek şey, sabahları işe gitmek yerine markete ekmek almaya gitmem olmuştu. Çocuklarım, Selim ve Derya, yıllar önce İstanbul’a göçtüler; eşim Fatma ise beş yıl önce bu dünyadan göçüp gitti. O günden beri, bu apartmanda kalan tek şey bendim sanki.
Ama bugün farklıydı. Komşumuzun torunu Elif’in sesiyle kendime geldim. Ayşe Teyze’nin kapısı aralıktı. İçeri girdiğimde, Ayşe Teyze yerde hareketsiz yatıyordu. Elif ağlıyordu, gözleri korkudan büyümüş. Hemen 112’yi aradım, elim ayağım titreyerek. O an, yalnızlığın ne kadar ağır bir yük olduğunu bir kez daha hissettim.
Ambulans geldiğinde apartmandaki herkes kapı aralığından bakıyordu. Kimse tam olarak içeri girmeye cesaret edemedi. Herkesin yüzünde aynı ifade: “Allah korusun, bizim başımıza gelmesin.”
Ayşe Teyze’yi götürdüler. Elif bana sarıldı, “Yusuf Dede, annem gelene kadar yanımda kalır mısın?” dedi. O an içimde bir şey kırıldı. Yıllardır kimse bana böyle ihtiyaç duymamıştı. Kendi çocuklarım bile bayramdan bayrama arar olmuştu.
Elif’in annesi Zeynep geldiğinde, gözleri şişmişti. “Çok sağ ol Yusuf Amca, iyi ki varsın,” dedi. O an fark ettim ki, yıllardır bu apartmanda yaşayan yaşlılar olarak birbirimize tutunuyorduk. Ama kimse bunu dile getirmiyordu.
O akşam eve döndüğümde, eski koltuğuma oturdum. Televizyon açıktı ama hiçbir şey duymuyordum. Fatma’nın fotoğrafına baktım. “Keşke şimdi burada olsaydın,” dedim içimden. “Çocuklar uzakta, dostlar birer birer gidiyor… Biz burada kalanlar ne yapacağız?”
Bir hafta sonra Ayşe Teyze taburcu oldu ama artık yürüyemiyordu. Zeynep işten geç geliyordu, Elif ise okula gidiyordu. Bir gün Zeynep bana geldi: “Yusuf Amca, senden bir şey rica edebilir miyim? Anneme gündüzleri göz kulak olur musun? Sana zahmet olacak ama…”
Bir an tereddüt ettim. Kendi yalnızlığımı düşünürken başkasına yük olmak istemezdim ama Ayşe Teyze’nin gözlerindeki çaresizliği görünce dayanamadım. “Tabii ki Zeynep kızım,” dedim.
O günden sonra her sabah Ayşe Teyze’nin evine uğradım. Ona çay demledim, birlikte eski günlerden konuştuk. Bazen sessizce oturduk; bazen de pencereden dışarı bakıp geçen çocukları izledik.
Bir gün Ayşe Teyze bana döndü: “Yusuf, sen olmasan ben ne yapardım? Çocuklar büyüdü gitti, kimse kalmadı yanında… Biz niye hep yalnız kalıyoruz?”
Cevap veremedim. Çünkü ben de aynı soruyu kendime soruyordum yıllardır.
Bir akşam Selim aradı: “Baba, İstanbul’a gelsene artık. Burada daha iyi bakarız sana.”
İçimde bir burukluk hissettim. Kendi evimi, anılarımı bırakıp gitmek… Kolay mıydı? Ama burada da her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyordum.
Ayşe Teyze’nin hali kötüleşince Zeynep işten ayrılmak zorunda kaldı. “Başka çarem yok Yusuf Amca,” dedi gözleri dolu dolu. “Devletin verdiği bakım maaşı yetmiyor, özel bakıcıya paramız yok.”
O gece uyuyamadım. Türkiye’de yaşlıların hali buydu işte: Çocuklar iş bulmak için büyük şehirlere göçüyor, yaşlılar ise ya yalnız kalıyor ya da çocuklarına yük olmamak için sessizce köşelerine çekiliyordu.
Bir sabah marketten dönerken apartmanın önünde oturan komşularla karşılaştım. Herkesin dilinde aynı dert: “Gençler gitti, biz burada kaldık… Eskiden mahalle kültürü vardı, şimdi kimse kimseyi tanımıyor.”
O gün karar verdim: Bu yalnızlığı kırmak için bir şey yapmalıydık. Apartmandaki yaşlıları topladım; çay demledik, sohbet ettik. Herkes içini döktü: Kimi oğlunun yıllardır aramadığından yakındı, kimi torununu özlediğini söyledi.
Birlikte küçük bir dayanışma grubu kurduk; her gün sırayla birbirimize uğramaya başladık. Kimimiz yemek yaptı, kimimiz alışverişe çıktı. Yavaş yavaş apartmanda bir sıcaklık oluştu.
Ama yine de geceleri yatağa yattığımda içimde bir boşluk vardı. Fatma’nın yokluğu, çocukların uzaklığı… Bir gün Derya aradı: “Baba, seni çok özledik. Ne olur gel artık yanımıza.”
Telefonu kapattıktan sonra uzun süre düşündüm. Burada kalmak mı, yoksa çocukların yanına gitmek mi daha doğruydu? Anılarımı bırakıp gitmek kolay mıydı? Ya burada kalan dostlarım ne olacaktı?
Bir sabah Ayşe Teyze bana döndü: “Yusuf, sen gidersen ben ne yaparım?”
İşte o an anladım ki; bazen kalmak da gitmek kadar cesaret isterdi.
Şimdi her sabah yine aynı saatte apartmandan çıkıyorum ama artık yalnız hissetmiyorum kendimi. Çünkü biliyorum ki; burada kalanların da birbirine ihtiyacı var.
Siz olsanız ne yapardınız? Anılarınızı ve dostlarınızı bırakıp çocuklarınızın yanına gider miydiniz? Yoksa burada kalıp yalnızlığı paylaşmayı mı seçerdiniz?