Aile Bağları Parayla Sınandığında: Kardeşime Neden Yardım Edemiyorum?
“Bunu bana nasıl yapar, abla? Gerçekten nasıl?” Elif’in sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Ellerim titreyerek çay bardağını masaya bıraktım. Annem, pencerenin önünde, gözleri uzaklara dalmış, sanki orada bir cevap arıyordu. O an, hayatımın en zor kararını vermek üzere olduğumu hissettim.
Elif’in eşi, Serkan, üç gün önce evi terk etmişti. Hiçbir açıklama yapmadan, sadece bir valizle çıkıp gitmişti. Elif’in gözleri şiş, sesi kısık; annem ise yaşadığımız apartmanın dördüncü katındaki o küçük evde, sessizce ağlıyordu. Ben ise birkaç hafta sonra İstanbul’a taşınıp yeni işime başlayacaktım. Yıllardır hayalini kurduğum o fırsat nihayet karşıma çıkmıştı. Ama şimdi, ailemin bana ihtiyacı vardı.
“Abla, Serkan’ın borçları yüzünden evdeki eşyaların yarısını haciz memurları aldı. Ben ne yapacağım şimdi? Kızlar okula nasıl gidecek?” Elif’in sesi titriyordu. Küçük yeğenim Zeynep, kapının arkasında sessizce bizi dinliyordu. O an içimde bir şeyler koptu. Kardeşim için her şeyi bırakmalı mıydım? Yoksa kendi yoluma mı gitmeliydim?
Annem araya girdi: “Kızım, senin de işin gücün var ama Elif’e yardım etmezsek ne olacak? Komşular konuşuyor, herkes biliyor artık. Babası olsa böyle mi olurdu?”
Babamı kaybedeli beş yıl olmuştu. O günden beri annem ve ben, Elif’in her derdine koşmuştuk. Ama bu sefer farklıydı. Benim de bir hayatım vardı artık. İstanbul’da yeni bir başlangıç yapacaktım; kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyordum. Ama annemin gözlerindeki o suçlayıcı bakış…
“Anne, ben de kolay bir hayat yaşamıyorum ki! İstanbul’da tek başıma tutunmaya çalışacağım. Elif’e para gönderebilirim ama sürekli destek olamam,” dedim. Sözlerim havada asılı kaldı. Annem başını öne eğdi, Elif ise gözyaşlarını saklamaya çalıştı.
O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken çocukluğum aklıma geldi. Elif’le aynı odada yatardık; geceleri korkunca elimi tutardı. Şimdi ise ona yardım edemeyecek kadar uzak hissediyordum kendimi.
Ertesi sabah annem kahvaltı hazırlamıştı ama kimsenin iştahı yoktu. Elif sessizce çayını karıştırırken annem yine başladı: “Kızım, bak Elif’in iki çocuğu var. Senin de Allah gönlüne göre versin ama onlar ortada kalmasın.”
İçimde öfke ve suçluluk birbirine karıştı: “Anne! Ben de insanım! Benim de hayallerim var! Hep Elif’in peşinden mi koşacağım?”
Annemin gözleri doldu: “Sen ablasın… Ablalık kolay mı sandın?”
O an sustum. Çünkü haklıydı. Ama ben de haklıydım.
İstanbul’a taşındığımda içimde bir boşluk vardı. Her gün Elif’i arıyor, çocukların durumunu soruyordum. Ama her seferinde daha çok suçluluk hissediyordum. Bir gün Elif telefonda ağladı: “Abla, komşular yardım etti de çocuklara ayakkabı aldık. Sen olmasan da olurmuş demek ki…”
O cümle içimi parçaladı. Bir yandan işte tutunmaya çalışıyor, diğer yandan ailemin bana olan kırgınlığını hissediyordum.
Bir akşam işten eve dönerken annem aradı: “Elif hastaneye kaldırıldı, tansiyonu fırlamış.” O an her şeyi bırakıp otobüse atladım ve memlekete döndüm.
Hastane koridorunda beklerken annem yanımda oturuyordu: “Kızım, senin de yükün ağır biliyorum ama biz hepimiz birbirimize muhtacız.”
Elif kendine geldiğinde bana bakmadı bile. Sadece sessizce ağladı.
O gece annemle mutfakta otururken sordum: “Anne, ben ne yaparsam yapayım yetmiyor sanki… Neden hep ben?”
Annem elimi tuttu: “Çünkü sen güçlüsün kızım… Ama bazen güçlü olmak da çok yorucu.”
Şimdi İstanbul’daki küçük evimde yalnız başıma otururken düşünüyorum: Aile olmak ne demek? Kendi hayatımızdan vazgeçmeden sevdiklerimize nasıl destek olabiliriz? Siz olsanız ne yapardınız? Ablalık ya da abilik bazen gerçekten bu kadar ağır mı olmalı?