Köyde Bir Yabancı: Elif’in Hikayesi

“Senin burada ne işin var Elif? Burası senin gibi şehirli kızlara göre değil!”

Bu sözler, köy meydanında, herkesin önünde bana söylenmişti. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Annemle babamdan uzakta, Ankara’dan kalkıp bu küçük Anadolu köyüne veteriner olarak geldiğimde, hayallerim vardı. Ama hayallerimle gerçekler arasında, köyün toprak yolları kadar derin uçurumlar olduğunu bilmiyordum.

İlk günümde, muhtar İsmail Amca beni köy kahvesine götürdü. “Bakın, Elif Hanım artık bizimle. Hayvanlarınız ona emanet,” dedi. Kahvedeki erkekler başlarını kaldırıp bana baktılar; bazıları gözlerini kaçırdı, bazıları ise küçümseyen bir tebessümle başını salladı. O an anladım ki, burada kadın olmak, hele ki dışarıdan gelmiş bir kadın olmak, başlı başına bir mücadeleydi.

İlkbahar geldiğinde, köyde düğün hazırlıkları başladı. Herkesin dilinde Zeynep’in düğünü vardı. Ben de davetliydim ama kendimi hep dışarıda hissettim. Kadınlar arasında fısıldaşmalar: “Elif Hanım evlenmeyecek miymiş? Şehirde mi kalacakmış? Yoksa burada mı kalacak?”

Bir akşamüstü, ahırda çalışırken Hasan yanıma geldi. Hasan köyün en çalışkan delikanlısıydı; annesiyle birlikte yaşıyor, babası yıllar önce vefat etmişti. “Elif, sen hiç yalnız hissetmiyor musun burada?” diye sordu. Gözlerime baktı, sanki içimi okuyordu.

“Bazen,” dedim. “Ama alışmaya çalışıyorum.”

Hasan’ın gözlerinde bir sıcaklık vardı. O günden sonra bana daha çok yardım etmeye başladı. Birlikte tarlalara gittik, hayvanlara baktık. Köyde dedikodular başladı: “Hasan’la Elif arasında bir şey varmış.” Annem aradı bir gün: “Kızım, köyde adın çıkmasın. Dikkat et kendine.”

Ama ben Hasan’a güveniyordum. Bir akşam, köyün tepesinde yıldızları izlerken bana evlenme teklif etti. “Elif, benimle evlenir misin? Burada kalırsan yalnız olmazsın.” O an içimde hem büyük bir sevinç hem de tarifsiz bir korku hissettim. Kabul edersem ailemden daha da uzaklaşacaktım; reddedersem burada tamamen yalnız kalacaktım.

Düşündüm… Annem ve babam beni okutmak için ne fedakarlıklar yapmıştı. Onların tek isteği, iyi bir işim ve mutlu bir yuvam olmasıydı. Ama onlar için mutlu yuva demek, Ankara’da memur bir damatla yapılan düğündü; köyde Hasan’la değil.

Hasan’ın annesi Fatma Teyze ise baştan beri bana mesafeliydi. Bir gün bana açıkça söyledi: “Oğlumun şehirli bir kızla evlenmesini istemem. Sen buraya ait değilsin Elif.” O sözler içimi dağladı. Hasan’a anlattım, “Annen beni istemiyor,” dedim.

Hasan elimi tuttu: “Ben seni istiyorum Elif. Annem de zamanla alışır.” Ama ben biliyordum ki, alışmak kolay değildi bu topraklarda.

Düğün hazırlıkları başlamıştı bile; köyde herkes konuşuyordu: “Elif Hanım sonunda Hasan’ı kaptı!” Bazıları tebrik etti, bazıları ise arkamdan konuştu: “Şehirli kız köyümüzü değiştirecekmiş!”

Bir gece annem aradı; sesi titriyordu: “Kızım, gerçekten orada mı kalacaksın? Biz seni buralarda hayal etmemiştik.” Gözyaşlarımı tutamadım: “Anne, ben burada mutluyum ama sizin onayınız olmadan huzurlu olamam.”

Düğün günü yaklaştıkça içimdeki huzursuzluk arttı. Hasan’ın annesi hâlâ bana soğuktu; köydeki kadınlar ise bana mesafeli davranıyordu. Sanki her an hata yapmamı bekliyorlardı.

Düğün günü geldiğinde, gelinliğimi giyerken aynada kendime baktım: “Bu ben miyim gerçekten? Burada ait miyim?”

Düğün sırasında Fatma Teyze yanıma geldi ve kulağıma fısıldadı: “Oğlumun mutluluğu için susuyorum ama seni asla kabul etmeyeceğim.” O an içimdeki bütün umutlar yıkıldı.

Düğünden sonra Hasan’la birlikte yaşamaya başladık ama köydeki yalnızlığım daha da arttı. Kadınlar beni aralarına almadı; Fatma Teyze her fırsatta bana laf soktu. Hasan ise arada kaldı; annesiyle benim aramda bocaladı.

Bir gün dayanamadım; Hasan’a bağırdım: “Ben burada yapamıyorum! Herkes bana yabancı gibi bakıyor! Sen bile bazen annenden yana oluyorsun!” Hasan sessizce başını eğdi: “Elif, ben de iki arada kaldım. Ne yapacağımı bilmiyorum.”

O gece sabaha kadar ağladım. Sabah olduğunda valizimi topladım; Hasan’a veda ettim: “Belki de haklılar… Ben buraya ait değilim.”

Ankara’ya döndüm; ailemin yanına sığındım. Annem sarıldı bana: “Kızım, hayat bazen istediğimiz gibi gitmez.” Ama içimde hep bir yara kaldı; Hasan’ı ve köyü unutamadım.

Aylar geçti… Bir gün Hasan’dan bir mektup aldım: “Elif, sensiz burası daha da yalnız oldu. Belki de biz çok acele ettik… Ama seni hâlâ seviyorum.”

Şimdi pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: İnsan gerçekten nereye ait olur? Ait olmak için ne kadar mücadele etmeli? Yoksa bazen vazgeçmek mi gerekir? Siz olsaydınız ne yapardınız?