Bir Gece, Bir Şifre: Kızımı Kurtaran Güven

“Anne, ben geldim. Kapıyı açar mısın?”

Saat gece yarısını geçmişti. Zeynep’in sesi telefonda tuhaf geliyordu; neşesiz, ürkek ve sanki arkasında biri varmış gibi kısık. O an kalbim deli gibi atmaya başladı. İçimde bir his, bir şeylerin yolunda olmadığını söylüyordu. “Zeynep, hangi şifreyle açmamı istersin?” dedim, sesim titreyerek. Bir anlık sessizlik oldu. Sonra fısıltıyla, “Ayçiçeği,” dedi. Oysa bizim şifremiz “Leylak”tı.

O an bacaklarımın bağı çözüldü. Gözlerim karardı, ama hemen kendimi toparladım. “Tamam kızım, hemen geliyorum,” dedim ve telefonu kapattım. Eşim Mehmet’e döndüm: “Zeynep tehlikede! Şifreyi yanlış söyledi!”

Mehmet’in yüzü bembeyaz oldu. Hemen polisi aradık. O kısa dakikalar saatler gibi geçti. Zeynep’in okuldan eve dönerken minibüste biri tarafından takip edildiğini, korkudan eve gelmek yerine yakındaki markete sığındığını sonradan öğrendik. Marketten biri zorla onu eve götürmeye çalışmış, ama Zeynep akıllıca davranıp beni aramıştı. Bizim yıllar önce belirlediğimiz gizli şifre sayesinde, onun yanında yabancı biri olduğunu anladım.

O gece polisler markete ulaştığında, Zeynep’i ağlarken buldular. Yanında duran adam ise kaçmaya çalışırken yakalandı. Eve döndüğümüzde Zeynep’in gözleri kan çanağı gibiydi. Ona sarıldığımda, içimdeki tüm korku gözyaşlarımla birlikte aktı gitti.

Zeynep ilkokula başladığında, televizyonda kayıp çocuk haberleri artınca Mehmet’le oturup konuştuk: “Bir gün başına bir şey gelirse, nasıl anlayacağız?” dedim. Mehmet, “Bir şifre belirleyelim,” dedi. Zeynep o zamanlar küçücüktü ama çok zekiydi. “Leylak olsun,” dedi gülerek, “Çünkü sen leylak kokusunu çok seversin anne.” O günden sonra, ailemiz için gizli bir şifre oldu leylak.

Yıllar geçti, Zeynep büyüdü, lise son sınıfa geldi. Artık kendi başına okula gidip geliyordu. Ama ben her akşam pencereden onun yolunu gözlerdim. İstanbul’da yaşamak kolay mı? Her köşe başında bir tehlike, her sokakta bir endişe…

O gece yaşadıklarımızdan sonra Zeynep günlerce konuşmadı. Geceleri kabuslar görüyordu. Bir gece odasına girdim, yatağında sessizce ağlıyordu.

“Anne, neden insanlar böyle kötü olabiliyor?” dedi hıçkırarak.

Yanına oturdum, saçlarını okşadım: “Bilmiyorum kızım… Ama sen çok cesur davrandın. O şifreyi hatırladığın için seni tekrar kollarıma alabildim.”

Mehmet ise kendini suçluyordu: “Keşke o gün seni arabayla alsaydım Zeynep…”

Ama suçlu kimdi? Biz mi? O adam mı? Yoksa bu şehirde çocukların güvenle büyüyememesine sebep olan sistem mi?

O günden sonra mahalledeki komşularla konuştum. Herkesin çocuğu vardı ve herkes aynı korkuları taşıyordu. Bir akşam kadınlar toplandık; “Biz de çocuklarımız için bir şifre belirleyelim,” dedik. Herkes kendi şifresini seçti: Kimi ‘Fırtına’, kimi ‘Karpuz’, kimi ‘Gökkuşağı’…

Zeynep’in yaşadığı travma kolay geçmedi. Okula gitmek istemedi haftalarca. Psikoloğa götürdük; “Çocuklarınızla konuşun, onları dinleyin,” dedi kadıncağız. Ama ben her gece Zeynep’in başında beklerken kendi çocukluğumu düşündüm: Annem babam köyde kapıyı kilitlemeden uyurdu; şimdi ise kızımı sokağa yalnız gönderemiyorum.

Bir gün Zeynep yanıma geldi:

“Anne, ben neden korkak oldum?”

Gözlerine baktım; “Sen korkak değilsin kızım. Korkmak bazen en büyük cesarettir.”

O olaydan sonra mahalledeki çocuklar da daha dikkatli olmaya başladı. Okul çıkışlarında gruplar halinde yürüdüler, yabancılarla konuşmadılar. Ama içimde hep bir yara kaldı: Kızımın gözlerindeki o korku izi hiç silinmedi.

Bir akşam ailecek sofradayken Mehmet bana döndü:

“Biz ne zaman bu kadar korkar olduk?”

Cevap veremedim. Çünkü bu korku bizim değil, yaşadığımız toplumun yüküydü.

Yıllar geçti, Zeynep üniversiteye başladı. Hâlâ bazen geceleri kabus görür ama bana sarılır: “İyi ki o şifreyi koymuşuz anne,” der.

Şimdi düşünüyorum da… Bir kelime, bir şifre bazen bir hayat kurtarabiliyor. Ama ya herkesin böyle bir şansı olmazsa? Ya güven duygusu tamamen kaybolursa? Siz olsanız çocuğunuz için nasıl önlemler alırdınız?

Bazen geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Biz çocuklarımızı gerçekten koruyabiliyor muyuz? Yoksa sadece korkularımızı onlara mı aktarıyoruz?