Bir Yuvanın Gölgesinde: Annemin Evi, Benim Yalnızlığım
“Beni neden hiç anlamadınız?” diye bağırdım, sesim salonun yüksek tavanlarında yankılandı. Annemin doğum günüydü; herkes şık giyinmiş, masalar çiçeklerle donatılmıştı. Babam, ablam Zeynep ve küçük kardeşim Emir, hepsi bir arada, ama ben yine o yabancı hissiyle oturuyordum köşede. Annem, Hatice Hanım, gülümseyerek konuklarını karşılıyor, her zamanki gibi mükemmel ev sahibesi rolünü oynuyordu. O gece, her şeyin değişeceğini bilmiyordum.
Kutlama başlamadan önce annem yanıma geldi. “Viktorya, lütfen bu gece sorun çıkarma. Herkes burada, gözler üzerimizde,” dedi fısıltıyla. Gözlerinde bir korku vardı; sanki ben her an patlayacak bir bomba gibiydim. Oysa ben sadece sevilmek istiyordum, annemin gözünde bir an olsun değerli hissetmek…
Tüm akşam boyunca herkes annemi övdü. Babam, “Hatice Hanım olmasa bu ev olmazdı,” dediğinde salonda alkışlar yükseldi. Zeynep, annemin ne kadar fedakâr olduğundan bahsetti. Emir ise annesinin en sevdiği şiiri okudu. Herkesin gözünde annem bir kahramandı. Ben ise sadece izledim; içimde büyüyen bir boşlukla.
Kutlamanın ilerleyen saatlerinde, annem mikrofonu eline aldı. “Bu güzel gecede yanımda olduğunuz için teşekkür ederim. Ailem benim her şeyim,” dedi ve gözleriyle beni aradı. O an, içimdeki fırtına koptu. Ayağa kalktım, sesim titreyerek konuşmaya başladım:
“Anne, gerçekten ailen senin her şeyin mi? Peki ya ben? Hiç düşündün mü benim ne hissettiğimi?”
Salonda bir sessizlik oldu. Herkes bana bakıyordu; bazıları şaşkın, bazıları öfkeli. Annem ise yüzüme bakmadan başını eğdi.
Babam hemen araya girdi: “Viktorya, yeter artık! Bu gece annenin gecesi.”
Ama ben susmadım. “Yıllardır bu evde hep ikinci planda kaldım. Zeynep başarılı olunca herkes onu alkışladı, Emir hata yapınca affedildi. Ben ne zaman hata yapsam, hep suçlandım. Hiçbir zaman yeterince iyi olmadım sizin için.”
Ablam Zeynep yanımdan fısıldadı: “Şimdi sırası mı bunların?”
Gözlerim doldu. “Evet, tam da şimdi sırası! Çünkü ben artık susmak istemiyorum.”
O an annem bana döndü, gözleri dolmuştu. “Kızım… Ben seni de çok seviyorum. Ama bazen… Bazen nasıl göstereceğimi bilmiyorum.”
İşte o anda anladım ki annem de benim kadar yalnızdı bu evde. Hepimiz birbirimize yabancıydık aslında; sadece rollerimizi oynuyorduk.
Kutlama dağıldıktan sonra annemle mutfakta baş başa kaldık. Sessizce çay koydu bana. “Biliyor musun Viktorya,” dedi, “ben de gençken annemden hiç sevgi görmedim. Belki de bu yüzden sana sevgimi gösteremedim.”
Bir anda içimdeki öfke yerini hüzne bıraktı. “Anne… Ben sadece bir kez olsun bana sarılmanı istedim.”
Annem ellerimi tuttu; ilk kez bu kadar yakın hissettim ona kendimi. Ama yine de aramızda görünmez bir duvar vardı.
O gece odamda uyuyamadım. Pencereden dışarı bakarken düşündüm: Biz Türk aileleri olarak neden duygularımızı saklamak zorunda hissediyoruz? Neden birbirimize sarılmak bu kadar zor?
Ertesi sabah kahvaltı masasında kimse konuşmadı. Zeynep erkenden işe gitti, Emir odasına kapandı. Babam gazeteye gömüldü. Annem ise sessizce sofrayı topladı.
Bir hafta boyunca evde soğuk bir hava esti. Annemle aramızda kısa cümleler dışında konuşma olmadı. Ama bir gün okuldan döndüğümde odamda küçük bir not buldum: “Kızım, seni anlamaya çalışacağım. Birlikte yeniden başlayabilir miyiz?”
O notu okurken ağladım. Belki de her şey için çok geçti ama yine de umut vardı.
Aradan aylar geçti; annemle birlikte terapiye gitmeye başladık. İlk seanslarda konuşmak çok zordu ama zamanla birbirimizi dinlemeyi öğrendik.
Bir gün terapistimiz sordu: “Hatice Hanım, Viktorya’ya sarılmak ister misiniz?” Annem tereddüt etti ama sonra bana sarıldı; o an yılların buzları eridi sanki.
Şimdi geriye dönüp bakınca düşünüyorum: Acaba kaç ailede çocuklar ve anneler birbirine yabancı? Kaçımız sevgimizi göstermekten korkuyoruz? Siz hiç annenize ya da çocuğunuza sarılmakta zorlandınız mı? Yoksa bizim hikayemiz sadece bize mi özgü?