Ruhun Yoksulluğu: Elif’in Hikayesi
“Anne, neden yine bağırıyorsun? Ben bir şey yapmadım ki!” diye haykırdım, sesim titreyerek. Annemin gözleri öfkeyle doluydu, elleri titriyordu. “Elif, sus! Yine komşular duyacak, rezil olacağız!” dedi. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Yine suçlu bendim, yine yanlış bendeydi. Oysa ben sadece eve biraz geç kalmıştım; okuldan sonra otobüs beklerken yağmur yağmıştı, ayakkabılarım su çekmişti, dizlerimden aşağısı sırılsıklamdı.
Ben Elif. İstanbul’un arka sokaklarında, kimsenin adını bile bilmediği bir mahallede büyüdüm. Babamı hiç tanımadım; annem ise hep yorgun, hep öfkeli bir kadındı. Çocukluğumun çoğu, annemin bana bağırışları ve evdeki sessizliğin arasında geçti. Okula giderken üzerimdeki montun fermuarı bozuktu, ayakkabılarımın tabanı delinmişti. Sınıfta herkes bana bakar, fısıldaşırdı: “Elif’in yine aynı pantolonu var.” Öğretmenim bile bazen gözlerini kaçırırdı benden; sanki ben yokmuşum gibi davranırdı.
Bir gün okuldan eve dönerken, mahalledeki çocuklar bana taş attı. “Dilenci Elif!” diye bağırdılar. Koşarak eve geldim, gözyaşlarımı saklamaya çalıştım. Annem beni görünce sinirlendi: “Ağlama! Ağlayınca daha mı güzel oluyorsun?” dedi. O an anladım ki bu evde duygulara yer yoktu. Ne sevinç ne de üzüntü… Sadece hayatta kalmak vardı.
Evimizde her şey eskiydi; koltukların kumaşı yırtık, perdeler lekeli, mutfakta çoğu zaman yemek kokusu yerine rutubet kokusu olurdu. Annem temizlik yaparken sürekli söylenirdi: “Bu hayat bana mı kaldı? Senin yüzünden gençliğim gitti!” Ben ise köşemde sessizce oturur, kitaplarıma sığınırdım. Kitaplar benim için başka bir dünyanın kapısıydı; orada kimse bana bağırmazdı, kimse beni suçlamazdı.
Bir gün okulda öğretmenimiz bir kompozisyon yazmamızı istedi: “Hayalinizdeki hayatı anlatın.” Herkes mutlu ailelerden, güzel evlerden bahsetti. Ben ise sadece sessizliği hayal ettim; kimsenin bağırmadığı, kimsenin ağlamadığı bir ev… Kompozisyonumu okurken sesim titredi, gözlerim doldu. Öğretmenim ilk kez bana dikkatlice baktı ve “Elif, sen çok güçlü bir kızsın,” dedi. O an ilk defa biri bana inandı gibi hissettim.
Ama hayat kolay değildi. Ortaokulda annem işsiz kaldı. Evde para yoktu; bazen günlerce kuru ekmek ve çayla idare ettik. Annem daha da sinirli oldu; bazen gece yarısı uyanıp ağladığını duyardım. Bir gün bana dönüp, “Keşke hiç doğurmasaydım seni,” dedi. O sözler içime işledi; kendimi suçlu hissettim, varlığımın yük olduğunu düşündüm.
Liseye başladığımda işler daha da zorlaştı. Okulda herkesin telefonu vardı; benim ise eski bir tuşlu telefonum bile yoktu. Arkadaşlarım arasında hep yabancıydım; davet edildikleri yerlere ben çağrılmazdım. Bir gün Zeynep yanıma gelip, “Neden hiç konuşmuyorsun bizimle?” diye sordu. Ne diyebilirdim ki? Onların dünyasıyla benimki arasında uçurumlar vardı.
Bir gece annem eve sarhoş geldi. Yüzünde morluklar vardı; biriyle kavga etmişti belli ki. Bana bağırmaya başladı: “Sen de baban gibisin! Hiçbir işe yaramazsın!” O gece ilk defa ona karşılık verdim: “Ben senin gibi olmayacağım!” dedim. Annem bir an durdu, sonra ağlamaya başladı. O an anladım ki onun da içinde bir yerlerde kırıklar vardı; ama o kırıkları bana yansıtıyordu.
Üniversite sınavına hazırlandığım yıl boyunca evde huzur hiç olmadı. Annem sürekli kavga çıkarıyor, ben ise geceleri gizlice ders çalışıyordum. Sınav günü geldiğinde üzerimde düzgün bir kıyafet yoktu; eski gömleğimi ütüleyip giydim. Sınavdan çıktığımda umutluydum ama aynı zamanda korkuyordum: Ya kazanamazsam? Ya bu hayattan hiç kurtulamazsam?
Sonunda İstanbul Üniversitesi’ni kazandım. Annem önce sevinmedi bile; “Nasıl gideceksin? Paramız yok!” dedi. Ama ben burs buldum, yurtta kalmaya başladım. İlk defa kendi odam oldu; ilk defa geceleri korkmadan uyudum. Ama geçmişim peşimi bırakmadı. Yurttaki kızlar ailelerinden bahsederken ben susardım; soran olursa “Annemle aram iyi değil,” derdim kısaca.
Bir gün yurtta Ayşe ile dertleşirken gözyaşlarımı tutamadım: “Bazen kendimi hiç sevilmemiş gibi hissediyorum,” dedim. Ayşe elimi tuttu: “Sen çok güçlüsün Elif, bak buradasın!” dedi. O an anladım ki yalnız değilmişim; benim gibi hisseden başkaları da varmış.
Şimdi mezun oldum, küçük bir kafede garsonluk yapıyorum. Hayat hâlâ kolay değil; ama artık kendime inanıyorum. Geçmişimdeki acılar beni güçlendirdi mi, yoksa içimde onarılmaz yaralar mı açtı bilmiyorum…
Sizce insan geçmişinin yükünden kurtulabilir mi? Yoksa bazı yaralar asla iyileşmez mi?