Yıkık Evin Gölgesinde: Bir Dönüş Hikayesi

“Burası mıydı? Gerçekten burası mıydı?” diye mırıldandım, ayaklarımın altındaki toprağa bakarken. Yirmi yıl sonra köyüme döndüğümde, çocukluğumun geçtiği evin yerinde sadece yabani otlar ve taş yığınları vardı. Annemin sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu: “Aylin, eve geç kalma!” Şimdi ise o ev yoktu, annem yoktu, hiçbir şey eskisi gibi değildi.

Köy meydanına doğru yürürken, gözüm hemen eski bakkalın önündeki tahta bankta oturan yaşlı adama takıldı. Gözleri puslu, bakışları uzaklara dalmıştı. Yaklaştıkça tanıdım: Mahallemizin eski postacısı Mahmut Amca. Çocukken bana her bayram şeker verirdi. Şimdi ise elleri titriyor, yüzünde derin çizgiler vardı.

“Mahmut Amca?” dedim, sesim titreyerek.

Başını kaldırdı, gözleri bir anlığına parladı. “Aylin… Sen misin kızım? Sen döner miydin bir daha buralara?”

İçimde bir şeyler kırıldı. “Döndüm işte… Ama hiçbir şey bıraktığım gibi değil.”

Mahmut Amca başını salladı. “Zaman kimseyi beklemez kızım. Sen gidince her şey dağıldı zaten. Annenin ardından baban da dayanamayıp göçtü. Evin de satıldı, sonra yıkıldı. Kimse tutamadı seni burada.”

Gözlerim doldu. “Ben… Ben kaçmak zorundaydım. O geceyi unutamıyorum.”

Mahmut Amca sessizce elimi tuttu. “Kimse kolay kolay unutamaz öyle bir geceyi.”

O gece… Babamın sarhoş gelip anneme bağırdığı, tabakların duvara fırladığı gece. Annem beni odama kilitlemişti; kapının arkasında ağlarken, dışarıdan gelen sesleri susturmak için yastığa sarılmıştım. Sonra sabaha karşı annem beni uyandırıp, “Aylin, buradan gitmelisin,” demişti. O günden sonra hayatımda hiçbir şey aynı olmadı.

İstanbul’a kaçışım, üniversite yıllarım, tek başıma ayakta kalmaya çalışmam… Her şey o gecenin gölgesinde geçti. Annem birkaç yıl sonra hastalandı ve ben ona ulaşamadım bile. Babam ise bana hiç ulaşmaya çalışmadı.

Köyde dolaşırken eski arkadaşlarımı aradım gözlerimle. Kimse yoktu. Sadece birkaç yaşlı kadın, başörtülerinin altından bana bakıp fısıldaşıyordu.

Birden arkamdan bir ses duydum: “Aylin!”

Döndüm; çocukluk arkadaşım Zeynep’ti bu. Kucağında bir bebekle bana doğru koştu. Sarıldık, gözyaşlarımız birbirine karıştı.

“Ne zaman geldin? Neden haber vermedin?” dedi Zeynep.

“Daha yeni… Cesaretimi ancak toplayabildim,” dedim.

Zeynep’in gözleri doldu. “Çok şey değişti Aylin. Sen gidince herkes seni konuştu. ‘Aylin annesini bırakıp gitti’ dediler. Ama kimse senin neler yaşadığını bilmiyor.”

Birlikte dere kenarına yürüdük. Zeynep bana köyde olanları anlattı: Gençlerin çoğu şehre göçmüş, tarlalar boş kalmış, eski dostluklar dağılmıştı. Herkes birbirine küskün gibiydi.

“Senin evini de satmak zorunda kaldılar,” dedi Zeynep sessizce. “Kimse sahip çıkmadı.”

İçimde bir öfke kabardı. “Neden kimse bana haber vermedi? Neden kimse bana annemin hastalandığını söylemedi?”

Zeynep başını eğdi. “Seninle konuşmak isteyen çok oldu ama baban izin vermedi. ‘O bizim yüzümüzü kara çıkardı’ dedi hep.”

O an anladım ki, ben sadece ailemi değil, köyümü de kaybetmiştim.

Akşam olunca mezarlığa gittim. Annemin mezarı başında dizlerimin üstüne çöktüm.

“Anne… Affet beni,” diye fısıldadım. “Sana ulaşamadım, yanında olamadım. Ama ben de çocuktum, korkmuştum.”

Rüzgar hafifçe saçlarımı okşadı sanki annem cevap veriyormuş gibi.

O gece köydeki eski evimizin yıkıntısında uyudum. Rüyamda annemi gördüm; bana gülümsüyordu ama gözleri hüzünlüydü.

Ertesi sabah köy kahvesine gittim. İçerideki bakışlar üzerime çevrildi. Birkaç adam fısıldaştı: “Bak, Aylin dönmüş.”

Kahveci Hasan Abi yanıma geldi: “Hoş geldin kızım,” dedi ama sesi soğuktu.

“Hoş bulduk,” dedim utangaçça.

Birden içlerinden biri ayağa kalktı; babamın eski arkadaşı İsmail Amca’ydı.

“Senin annen iyi kadındı,” dedi sertçe. “Ama sen onu yalnız bıraktın.”

Sözleri hançer gibi saplandı kalbime.

“Ben de yalnızdım,” dedim titreyerek. “Kimse bana sahip çıkmadı.”

Kahvede bir sessizlik oldu. Sonra yaşlı bir kadın yaklaştı; elini omzuma koydu.

“Herkes hata yapar kızım,” dedi yumuşakça. “Ama bazen affetmek de gerekir.”

O an gözyaşlarımı tutamadım.

Köyde geçirdiğim günlerde herkesle tek tek konuştum; bazıları bana sırtını döndü, bazıları ise içini açtı. Herkesin kendi acısı vardı; herkes birilerini suçluyordu ama kimse gerçekten mutlu değildi.

Bir gün köy meydanında çocuklar top oynarken onları izledim; kendi çocukluğumu hatırladım. O zaman anladım ki, geçmişi değiştiremeyiz ama geleceği inşa edebiliriz.

Köyden ayrılmadan önce son kez evimizin yıkıntısına gittim; taşlardan birini aldım ve cebime koydum.

Şimdi İstanbul’da yeni hayatıma devam ediyorum ama içimde hep o köyün, o yıkık evin gölgesi var.

Bazen düşünüyorum: Affetmek mi daha zor, unutmak mı? Siz olsaydınız ne yapardınız? Köklere dönmek mi gerekir yoksa geçmişi geride bırakmak mı?