Karanlıkta Yalnız Bir Kadın: Bir Apartman Hikayesi
Sabahın köründe, apartman koridorunda ayak sesleri yankılanırken, içimdeki boşluk daha da büyüdü. Kapının önünde durdum, anahtar elimde titriyordu. Annemin sesi hâlâ kulağımda: “Elif, bu hayatta kimseye güvenme!” Oysa ben güvenmek istiyordum, en çok da ona. Ama annemle aramızdaki o görünmez duvar, yıllardır yıkılmadı.
Apartmanın içi her zamanki gibi ağır bir kokuya bürünmüştü; kedi maması, eski plastik ve ucuz parfüm karışımı. Komşumuz Şengül Teyze’nin balkon kapısı yine hızla çarptı. “Yine kavga ediyorlar galiba,” diye düşündüm. Kendi evimdeki sessizliğe alışmıştım ama başkalarının gürültüsü bile bazen insana iyi geliyor.
İçeri girdim. Salonun ortasında annemin eski dikiş makinesi duruyordu. O makinenin başında saatlerce oturur, bana elbiseler dikerdi. Şimdi ise ne annem var ne de o eski günler. Annem üç yıl önce, bir sabah ansızın çekip gitti. Arkasında sadece birkaç eski fotoğraf ve kırık dökük cümleler bıraktı: “Kendine iyi bak, Elif. Hayat zor.” O günden beri yalnızım.
Telefonum çaldı. Ekranda “Baba” yazıyordu ama açmadım. Babamla konuşmak istemiyordum; çünkü o da annem gibi hep kaçmayı seçti. Ben ise bu şehirde, bu apartmanda kök salmaya çalışıyorum. İstanbul’un kalabalığında bile insan kendini bu kadar yalnız hissedebilir mi? Evet, hissediyor.
Birden kapı çaldı. Karşı komşum Cemre’ydi. Elinde bir tabak börekle gülümsedi: “Elif, kahvaltı ettin mi? Annem seni çağırıyor.” Cemre’nin annesi Hatice Abla, apartmanın annesi gibiydi. Herkesin derdini dinler, herkese bir tabak yemek uzatırdı. Ama ben onun sıcaklığını bile kabul edemeyecek kadar kırgındım hayata.
“Sağ ol Cemre, canım istemiyor,” dedim. Cemre gözlerimin içine baktı: “Yalnız kalma bu kadar Elif. İnsan bazen başkalarının sesine muhtaç olur.” Kapıyı kapattım ama Cemre’nin sözleri içimde yankılandı.
O gün iş aramaya gitmem gerekiyordu ama yatağa uzandım. Tavanı izlerken çocukluğum aklıma geldi. Annemle pazara giderdik; o bana hep en ucuz elbiseleri alırdı ama eve dönerken mutlaka bir simit alırdık ve bankta oturup paylaşırdık. Şimdi ise ne simit var ne de paylaşacak biri.
Öğleden sonra dışarı çıktım. Apartmanın önünde Şengül Teyze ile karşılaştım. “Kızım, anneni gördüm geçen gün pazarda,” dedi aniden. Kalbim sıkıştı. “Nasıldı?” diye sordum titrek bir sesle. “Yorgun görünüyordu ama iyi gibiydi,” dedi ve ekledi: “Sen de git konuş kızım, ana-kız küslüğü olmaz.” Gözlerim doldu ama cevap veremedim.
İstanbul’un sokaklarında yürürken herkesin bir yere yetişme telaşı vardı. Ben ise nereye gideceğimi bilmiyordum. Bir kafede oturdum, çay söyledim. Yan masada iki kadın hararetle tartışıyordu: “Kocam yine geç geldi, çocuklar okula gitmek istemiyor…” Onların dertleri bile bana lüks geldi; çünkü benim kimsem yoktu dertleşecek.
Akşam eve döndüğümde posta kutusunda bir zarf buldum. Annemin el yazısıydı: “Elif’im, seni çok özledim. Belki affetmezsin ama bil ki ben seni hep sevdim.” Gözyaşlarım aktı; mektubu defalarca okudum. Annemi affedebilir miydim? Onca yılın ardından yeniden başlayabilir miydik?
O gece uyuyamadım. İçimdeki yalnızlıkla yüzleşmekten korktum hep; ama belki de annemi affetmek, kendimi affetmekti aslında. Sabah olduğunda kararımı verdim: Annemi bulacaktım.
Ertesi gün pazara gittim. Annemi gördüm; saçları daha da beyazlamıştı, elleri titriyordu ama gözleri hâlâ aynıydı: Sevgiyle ve suçlulukla dolu… Yanına yaklaştım, “Anne…” dedim kısık bir sesle. Bana sarıldı; ikimiz de ağladık.
O günden sonra hayatım değişti mi? Belki her şey bir anda düzelmedi ama artık yalnız olmadığımı biliyordum. Yalnızlık bazen insanı öldürmez; aksine yeniden doğmasına sebep olur.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç affetmekten korktunuz mu? Yalnızlık mı daha ağırdır yoksa gurur mu?