Eğer Sen Olmasaydın…

“Yine mi Zeynep’e bakıyorsun, Elif?” Annemin sesi mutfaktan yankılandı. Camdan dışarı bakarken, Zeynep’in annesiyle birlikte arabadan inip apartmana girdiğini görüyordum. Saçları yine özenle toplanmış, üstünde o pahalı montlardan vardı. Ben ise eski bir eşofmanla, saçlarımı toplamaya bile üşenmiş haldeydim. Annem gözlerimin içine bakarak, “Kızım, biraz Zeynep gibi olsan ya. Bak, ne kadar bakımlı, ne kadar başarılı. Sen de onun gibi olabilirsin,” dediğinde içimde bir şeyler kırılıyordu.

Zeynep’le aynı mahallede büyüdük. İlkokulda aynı sırada oturduk, ortaokulda aynı takımı tuttuk, lisede aynı hayalleri kurduk. Ama o her zaman bir adım öndeydi. Öğretmenler onu daha çok severdi, arkadaşlar onun etrafında toplanırdı. Ben ise çoğu zaman onun yanında sessizce yürüyen gölgeydim. Bir gün okul çıkışında, Zeynep bana dönüp, “Elif, neden bu kadar sessizsin? Hadi biraz konuşsana!” dediğinde, kelimeler boğazıma düğümlenmişti. Ne söyleyebilirdim ki? Onun kadar güzel, onun kadar zeki olmadığımı biliyordum.

Lisede işler daha da zorlaştı. Zeynep’in etrafında sürekli hayranları vardı. Sınıfın en yakışıklı çocuğu Emre bile ona şiirler yazıyordu. Bir gün teneffüste Emre yanıma gelip, “Elif, Zeynep’in hangi filmleri sevdiğini biliyor musun?” diye sorduğunda, içimde bir kıskançlık ateşi yandı. O an anladım ki, ben sadece Zeynep’in arkadaşı değilim; onun gölgesinde kaybolmuşum.

Evde ise annemle babamın bitmek bilmeyen karşılaştırmaları vardı. “Zeynep bu yıl yine takdir almış. Senin notların neden böyle?” ya da “Bak Zeynep’in annesiyle ne güzel kurslara gidiyorlar. Sen neden hiçbir şeye heves etmiyorsun?” Oysa ben de deniyordum; ama ne yapsam eksik kalıyordu.

Bir gün Zeynep’le birlikte Kadıköy’de dolaşırken, bana dönüp “Elif, seninle konuşmak istiyorum,” dedi. Gözlerinde bir hüzün vardı. “Biliyor musun, bazen herkesin beni sevmesinden yoruluyorum. Herkes benden bir şeyler bekliyor. Senin yanında kendim olabiliyorum,” dediğinde şaşırmıştım. O an ilk defa onun da yükleri olduğunu fark ettim.

Ama bu empati anı kısa sürdü. Üniversite sınavına hazırlandığımız yıl, Zeynep’in ailesi ona özel dersler aldı, en iyi kurslara gönderdi. Ben ise evde kendi başıma çalışıyordum. Sınav sonuçları açıklandığında Zeynep Boğaziçi’ni kazanmıştı; ben ise Anadolu’da bir üniversiteye yerleşmiştim. Annem gözyaşlarını saklamadan, “Bak kızım, çalışsaydın sen de kazanırdın,” dediğinde içimdeki değersizlik duygusu büyüdü.

Üniversiteye gittiğimde ilk defa Zeynep’siz bir hayatım oldu. Başta çok zorlandım; kimseyle konuşmak istemedim. Ama zamanla kendi arkadaşlarımı buldum, kendi başarılarımı elde ettim. Bir gün annem arayıp “Zeynep’in nişanı varmış, haberin var mı?” dediğinde içimde garip bir huzur hissettim; artık onun hayatındaki gelişmeler beni eskisi kadar etkilemiyordu.

Yıllar sonra İstanbul’a döndüğümde, Zeynep’le bir kafede buluştuk. O hala güzel ve başarılıydı ama gözlerinde bir yorgunluk vardı. Sohbet ederken bana dönüp “Elif, senin hayatın çok daha huzurlu görünüyor. Keşke ben de bazen senin gibi olabilsem,” dediğinde yıllarca taşıdığım kıskançlık yerini şefkate bıraktı.

O gün eve dönerken düşündüm: Hayatımız boyunca başkalarıyla kıyaslanarak büyüdük; ailelerimizin beklentileriyle şekillendik. Belki de en büyük cesaret kendi yolumuzu çizmekteydi.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç birinin gölgesinde kaldınız mı? Kendi değerinizle yüzleşmek için neler yaptınız? Yorumlarda buluşalım.