Evde Olmak Zorunda Değilsin: Bir Kadının Kendi Hayatını Arayışı

“Elif, saat kaç oldu? Yine mi ofistesin?” diye bağırdı eşim Murat, telefonda sesi titreyerek. O an, bilgisayar ekranında açık kalan sunum dosyasına bakarken içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Saat gece on biri geçmişti ve ben hâlâ iş yerindeydim. Ofisin floresan ışıkları altında yalnızdım; dışarıda İstanbul’un geceye karışan uğultusu, içimde ise yıllardır bastırdığım bir fırtına vardı.

Telefonu kapattıktan sonra, masamın köşesinde duran çocuklarımın fotoğrafına baktım. Defne ve Ali… Onların gülüşleriyle dolu bir evde olmam gerektiğini biliyordum, ama içimdeki başka bir Elif, yıllardır susturulmuş, köşeye sıkışmış bir şekilde özgürlüğünü arıyordu. O gece eve dönerken, Murat kapıda beni bekliyordu. Gözleri öfke ve kırgınlıkla doluydu.

“Elif, senin annen gibi olmanı beklemiyorum ama çocukların annesiz büyüyor! Her akşam iş, iş, iş… Biz ne zaman aile olacağız?”

Sözleri hançer gibi saplandı kalbime. Annem de yıllarca babamın gölgesinde yaşamıştı; onun için hayat ev ve çocuklardan ibaretti. Ben ise üniversiteyi bitirip kendi ayaklarım üzerinde durmak istemiştim. Ama Murat’la evlendikten sonra her şey değişmişti. İlk başlarda destekledi beni, “Seninle gurur duyuyorum,” derdi. Ama çocuklar doğduktan sonra işler değişti. Ailemin ve çevremizin beklentileri ağır bastı. “Kadın dediğin evinde olur, çocuklarına bakar,” diyen komşuların fısıltıları kulaklarımda çınlarken, ben her sabah işe gitmek için evden çıkarken suçluluk duygusuyla boğuşuyordum.

Bir gün annem aradı. “Kızım, Murat haklı. Çocuklar annelerine muhtaç. Senin yerin evin,” dedi yumuşak ama kesin bir sesle. O an gözlerim doldu. “Anne, ben sadece anne değilim ki… Ben de bir insanım, hayallerim var,” dedim titreyen bir sesle.

Ama kimse anlamadı beni. İş yerinde ise başka bir baskı vardı. Müdürüm Ayşe Hanım bana terfi teklif ettiğinde sevinçten havalara uçmuştum. Ama akşam eve gittiğimde Murat’ın yüzü asıldı. “Daha çok çalışacaksın demek? Peki ya biz?”

Bir akşam Defne yanıma geldi, “Anne, neden hep iştesin? Beni sevmiyor musun?” dediğinde içim parçalandı. O an aynada kendime baktım: Yorgun, gözleri uykusuzluktan morarmış bir kadın… Ne tam bir anne olabiliyordum ne de hayallerimin peşinden gidebiliyordum.

Bir gün işten eve döndüğümde Murat valizini toplamıştı. “Ben artık dayanamıyorum Elif. Ya işin ya biz,” dedi kararlı bir sesle. O an dünya başıma yıkıldı. Çocuklar ağlıyordu, annem telefonda bana kızıyordu, iş yerinde ise yeni projeler beni bekliyordu.

Geceleri uykusuz kalıp ağladığım zamanlar oldu. Kendimi suçladım, Murat’ı suçladım, toplumu suçladım… Ama sonra fark ettim ki; ben kimseyi mutlu edemiyordum çünkü kendimi mutlu etmiyordum.

Bir sabah Defne yanıma geldi ve sessizce sarıldı. “Anne, sen mutlu olunca biz de mutlu oluyoruz,” dedi fısıldayarak. O an kararımı verdim: Ne tamamen vazgeçecektim ne de tamamen kopacaktım.

Murat’la uzun uzun konuştuk. Ona içimdeki yangını anlattım; sadece anne ya da eş değil, Elif olarak da var olmak istediğimi söyledim. İlk başta anlamadı, direndi. Ailelerimiz araya girdi, komşular dedikodu yaptı. Ama ben ilk defa kendim için ayakta durdum.

Aylar geçti… Evliliğimiz yara aldı ama iyileşti; çocuklar alıştı, ben ise işte daha verimli oldum çünkü artık suçluluk duymuyordum. Evde olduğum zamanlarda çocuklarımla daha kaliteli vakit geçirdim; Murat’la birlikte yeni bir denge kurduk.

Şimdi bazen hâlâ zorlanıyorum; toplumun beklentileri kolay kolay değişmiyor. Ama artık biliyorum ki; bir kadının yeri sadece evi değildir. Kendi hayallerinin peşinden gitmek bencillik değil; aksine çocuklarına ilham vermektir.

Bazen geceleri pencereden yıldızlara bakıp düşünüyorum: Bir kadının hem anne hem de kendi olabilmesi neden bu kadar zor? Sizce de kadınlar kendi hayatlarını seçme hakkına sahip değil mi?