Bir Seçimin Gölgesinde: Ev mi, Aile mi?
“Senin için hiçbir zaman yeterli olamadım, değil mi anne?” diye fısıldadım, gözlerim dolu dolu masanın ucunda oturan Nermin Hanım’a bakarken. O an, salonda yankılanan kahkahalar, yükselen kadehler ve çiçeklerin arasında boğulmuş hissettim kendimi. Murat kolumdan hafifçe çekiştirdi, “Maral, lütfen bugün tartışmayalım,” dedi dişlerinin arasından. Ama içimdeki fırtına çoktan kopmuştu bile.
O gün Nermin Hanım’ın yetmişinci yaş günüydü. İstanbul’un en şık restoranlarından birinde, her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş; masalar beyaz güllerle süslenmiş, duvarda kocaman bir “İyi ki doğdun Nermin” yazısı asılmıştı. Murat’ın ablası Zeynep, annesinin elini öpüp yanağına yapışırken, ben biraz geride kalmıştım. İçimde bir burukluk vardı; çünkü bu kutlama için aylarca uğraşmış, ama yine de kendimi bu ailenin bir parçası gibi hissedememiştim.
Kutlamanın ortasında, Nermin Hanım yüksek sesle konuşmaya başladı: “Bu yıl bana en büyük hediyeyi Murat ve Zeynep verdi. Nihayet çocuklarımın hepsi İstanbul’da, yanımdalar. Ama asıl sürpriz, Murat’ın aldığı o güzelim ev!” Herkes alkışladı. Ben ise donup kaldım. Çünkü o ev, bizim yıllardır hayalini kurduğumuz, ama bir türlü cesaret edemediğimiz o eski köşktü. Murat bana danışmadan, annesinin isteğiyle evi satın almıştı.
O an içimde bir şeyler koptu. Çocukluğumdan beri ailemle yaşadığım küçük apartman dairesinin sıcaklığını düşündüm. Annem Gülseren’in sabahları yaptığı çayın kokusu, babamın akşam eve gelişini bekleyişimiz… Şimdi ise Murat’ın ailesinin gölgesinde, onların istekleriyle şekillenen bir hayatın ortasındaydım.
Kutlama bittiğinde Murat’la arabaya bindik. Sessizlik içinde eve dönerken, gözyaşlarımı tutamadım. “Neden bana sormadan böyle büyük bir karar verdin?” dedim. Murat başını öne eğdi: “Annem çok yalnızdı Maral. O köşk onun hayaliydi. Hem sen de istemiyor muydun bahçeli bir ev?”
“Ben kendi evimizi istiyordum Murat! Kendi hayalimizi… Senin annenin hayalini değil!”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemi aradım. “Anne, ben ne yapacağım?” dedim hıçkırıklar arasında. Annem sessizce dinledi, sonra yumuşak sesiyle, “Kızım, ev dediğin dört duvar değildir. İçinde huzur yoksa saray olsa ne olur?” dedi.
Ertesi gün köşke ilk kez gittik. Nermin Hanım kapıda bizi karşıladı; gözlerinde zafer kazanmış gibi bir parıltı vardı. “Bak Maral’cığım, burası artık senin de evin,” dedi ama sesi samimiyetten uzaktı. Evin her köşesinde onun izleri vardı; duvarlarda eski aile fotoğrafları, salonda antika eşyalar… Ben ise kendimi misafir gibi hissediyordum.
Bir hafta sonra ailem ziyarete geldi. Annem ve babam köşkün ihtişamına şaşırdılar ama yüzlerinde bir huzursuzluk vardı. Babam sessizce bahçeye çıktı; annem ise mutfakta bana yaklaştı: “Kızım, burada mutlu musun?”
Cevap veremedim. Çünkü mutlulukla gurur arasında sıkışıp kalmıştım.
Günler geçtikçe köşk bana daha da yabancılaştı. Nermin Hanım her şeye karışıyor; hangi perdelerin asılacağına, hangi yemeklerin yapılacağına bile o karar veriyordu. Kendi evimde kendi hayatımı yaşayamıyordum.
Bir akşam Murat’la tartıştık. “Senin annenle değil, seninle evlendim ben!” diye bağırdım. Murat ise çaresizce ellerini açtı: “Ama o benim annem Maral! Onu yalnız bırakamam.”
O gece valizimi topladım ve annemin evine gittim. Kapıyı açtığında annem gözlerime baktı ve sarıldı. “Burası senin yuvan kızım,” dedi.
Bir hafta boyunca eski odamda kaldım; çocukluğumun duvarlarına bakıp ağladım. Sonra Murat geldi; kapıda bekledi uzun süre. “Seni seviyorum Maral,” dedi titrek bir sesle. “Ama annemi de bırakamam.”
“Ben de seni seviyorum Murat,” dedim gözyaşları içinde. “Ama ben de kendimi bırakamam.”
Aylar geçti; köşk hâlâ orada duruyor ama ben artık kendi hayatımı kurmaya başladım. Annemle babamın yanında yeniden nefes aldığımı hissettim.
Bazen düşünüyorum: Bir ev mi insanı mutlu eder, yoksa sevdiklerinin yanında olmak mı? Siz olsanız hangisini seçerdiniz? Hayallerinizden vazgeçip başkalarının gölgesinde yaşamayı mı, yoksa kendi yolunuzu çizmeyi mi?