Eşimin Beklentileriyle Mücadelem: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Yine mi makarna Elif? Zeynep geçen gün mantı yapmış, yanında da ev baklavası… İnsan bir kere de farklı bir şey denese!”

Murat’ın sesi mutfakta yankılandı. O an elimdeki tencereyi bırakıp gözlerimi kapattım. İçimde biriken yorgunluk ve öfke, boğazımda düğümlendi. Oysa bugün iş yerinde patronumun azarı, oğlum Emir’in ateşi, markette yaşadığım tartışma… Hepsi üst üste gelmişti. Ama Murat’ın tek derdi, akşam yemeğinde ne olduğu.

“Zeynep’in işi yok ki Murat. Bütün gün evde, çocukları da büyüdü. Benim gibi sabahtan akşama kadar koşturmuyor,” dedim usulca. Ama sesim titredi, gözlerim doldu. O ise duymadı bile, televizyonun sesini açtı.

Bir an için kendimi Zeynep’in yerinde hayal ettim. O, sabahları eşini uğurladıktan sonra mutfağa giriyor, saatlerce hamur açıyor, reçeller kaynatıyor, komşulara tabak tabak börek dağıtıyor. Onun için yemek yapmak bir tutku; benim için ise çoğu zaman bir zorunluluk. Çünkü ben sabah altıda kalkıp Emir’i okula hazırlıyor, işe yetişmeye çalışıyor, akşam eve döndüğümde ise yorgunluktan gözüm kapanırken mutfağa giriyorum.

Bir gün dayanamadım, annemi aradım. “Anne, Murat yine Zeynep’i örnek gösterdi. Sanki ben hiç uğraşmıyormuşum gibi…” dedim ağlamaklı bir sesle.

Annem derin bir iç çekti: “Kızım, erkekler bazen görmezden gelir. Senin yaptıklarını anlamazlar. Ama sen kendini üzme, elinden geleni yapıyorsun.”

Ama annemin sözleri de yetmedi. İçimdeki huzursuzluk büyüdü. Akşamları Murat eve geldiğinde gözleriyle masayı süzüyor, yüzünde hep o memnuniyetsiz ifade… Bir gün Emir bile dayanamayıp sordu:

“Anne, babam neden hep Zeynep Teyze’nin yemeklerinden bahsediyor? Senin yemeklerin de güzel.”

O an oğlumun gözlerinde gördüğüm sevgiyle biraz olsun rahatladım. Ama Murat’ın beklentileri gölgemi takip ediyordu.

Bir akşam Murat eve geç geldi. Yorgundu ama yine de masaya oturur oturmaz sordu:

“Bugün ne var?”

“Fırında tavuk ve pilav,” dedim kısık sesle.

“Zeynep geçen gün hünkar beğendi yapmış. Marifetli kadın vallahi…”

O an içimde bir şeyler koptu. Tabağı önüne koyarken ellerim titredi.

“Murat, ben Zeynep değilim! Benim de bir hayatım var, işim var, çocuğum var! Her gün saatlerce mutfakta duramam!”

Murat şaşkınlıkla bana baktı. İlk defa bu kadar açık konuşuyordum. Gözleri büyüdü, ama yine de susmayı tercih etti.

O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken düşündüm: Neden hep kadınlardan mucizeler bekleniyor? Neden bir kadının emeği ancak başkasıyla kıyaslandığında değerli oluyor? Sabah olduğunda aynada kendime baktım; gözlerimin altı morarmıştı.

Ertesi gün iş yerinde arkadaşım Ayşe’ye anlattım olanları. O da benzer şeyler yaşıyormuş:

“Ben de geçen gün eşime hazır çorba yaptım diye laf işittim. Sanki her şey bizim görevimizmiş gibi…”

İçimde bir nebze rahatlama oldu; yalnız olmadığımı bilmek iyi geldi. Ama bu yetmezdi. Akşam eve dönerken marketten hazır mantı aldım. Eve girer girmez Murat’a uzattım:

“Al Murat, bugün Zeynep’in mantısından almadım ama marketin mantısı var. İstersen kendin haşla.”

Bir an sessizlik oldu evde. Sonra Murat başını öne eğdi:

“Elif… Ben seni üzmek istememiştim.”

Ama çok geçti artık. Yıllardır biriken kırgınlıklar bir gecede silinmiyordu.

O günden sonra Murat’ın sesi biraz daha kısıldı ama aramızdaki mesafe büyüdü. Ben ise her gün biraz daha yalnızlaştım. Annem aradığında “İyiyim” dedim ama içimde fırtınalar kopuyordu.

Bir akşam Emir yanıma geldi:

“Anne, sen üzülme olur mu? Ben senin yemeklerini çok seviyorum.”

O an sarıldım oğluma, gözyaşlarımı saklayamadım.

Belki de en çok anneliğimle gurur duymalıydım; çünkü oğlum sevgiyi ve emeği görebiliyordu.

Ama hâlâ soruyorum kendime: Bir kadının değeri neden sadece yaptığı yemekle ölçülür? Eşim beni gerçekten anlamak için hiç çabaladı mı? Sizce de kadınların emeği hep görünmez mi kalacak?