Bir Zorunluluk Evliliği: Gönülsüz Bir Hayatın Hikayesi

“Oğlum, bu iş olacak. Başka yolu yok!” Babamın sesi, sabahın köründe mutfağın duvarlarında yankılandı. Annem gözlerini yere indirmiş, elleriyle tespihini çeviriyordu. Ben ise, içimde fırtınalar koparken, masanın ucunda sessizce oturuyordum. O an, hayatımın geri kalanının bana ait olmayacağını hissettim.

Adım Yusuf. Yirmi üç yaşındayım. Anadolu’nun küçük bir köyünde doğdum, büyüdüm. Hayatım boyunca hayalim, üniversiteye gidip şehirde bir hayat kurmaktı. Ama ailem için önemli olan tek şey, köyde kalıp onların yanında olmamdı. Babam, “Aile toprağına sahip çıkacaksın,” derdi hep. Annem ise, “Oğlum, insan köklerinden koparsa savrulur,” diye eklerdi.

O sabah, babamın kararı kesindi: “Seni Ayşe’yle evlendireceğiz.” Ayşe, komşu köyden, babamın eski dostunun kızıydı. Onu birkaç kez düğünlerde görmüştüm; sessiz, içine kapanık bir kızdı. Benim ise gönlümde başka biri vardı: Elif. Lise yıllarında tanışmıştık, birlikte üniversite hayalleri kurmuştuk. Ama Elif’in ailesi şehirdeydi ve bizim köydeki geleneklere uymuyordu.

Babamın kararı karşısında sessiz kaldım. İçimdeki isyanı bastırmaya çalıştım ama annemin gözyaşları beni susturdu. “Oğlum, baban haklı. Bizim töremiz böyle,” dedi titrek bir sesle. O an anladım ki, bu evlilik sadece benim değil, ailemin de kaderiydi.

Düğün hazırlıkları başladı. Köyde herkes konuşuyordu: “Yusuf sonunda akıllandı,” diyorlardı. Ben ise her gece damda yıldızlara bakıp Elif’i düşünüyordum. Bir akşam Elif’ten bir mektup aldım: “Yusuf, ne olur gel, birlikte kaçalım.” Kalbim deli gibi çarptı ama gözümde annemin yaşlı yüzü canlandı. Onu üzemezdim.

Düğün günü geldi çattı. Davul zurna çalıyor, köy meydanı insan doluydu. Ayşe beyaz gelinliğiyle yanımda dururken, ben içimdeki boşluğa bakıyordum. Nikah memuru sorusunu sorduğunda sesim titredi: “Evet.” O an hayatımın en büyük yalanını söyledim.

Evliliğimizin ilk ayları sessizlikle geçti. Ayşe de mutsuzdu; gözlerinde sürekli bir hüzün vardı. Bir gece cesaretimi topladım ve ona sordum:

— Ayşe, mutlu musun?

Başını eğdi, gözlerinden yaşlar süzüldü.

— Ben de istemedim Yusuf… Ama babam hasta, annem yalnız… Başka çarem yoktu.

O an anladım ki, sadece ben değil, Ayşe de bu evliliğin kurbanıydı. İkimiz de ailelerimizin yükünü sırtlanmıştık.

Günler geçtikçe aramızda sessiz bir anlaşma oluştu: Birbirimize zarar vermeyecek, ailelerimizi üzmeyecektik. Ama ne kadar uğraşsak da aramızda gerçek bir bağ oluşmadı. Köyde herkes mutlu olduğumuzu sanıyordu ama geceleri aynı yatakta iki yabancı gibi yatıyorduk.

Bir gün babam hastalandı. Tüm köy başımıza toplandı. Babam son nefesini verirken elimi tuttu:

— Oğlum… Aileyi bir arada tut…

O an içimdeki tüm öfke ve kırgınlık babama karşı sevgiye dönüştü. O da kendi doğrularınca en iyisini yapmaya çalışmıştı.

Babamın ölümünden sonra Ayşe’yle daha çok konuşmaya başladık. Birbirimizin yaralarını sarmaya çalıştık ama geçmişin yükü ağırdı. Bir gün Ayşe bana döndü:

— Yusuf, ben şehirde okumak istiyorum. Belki kendi hayatımı kurabilirim.

Onu ilk defa böyle kararlı gördüm. Gözlerinde umut vardı. O an karar verdim: “Git Ayşe,” dedim. “Kendin için yaşa.”

Ayşe gittiğinde köyde dedikodular başladı: “Yusuf’un karısı onu terk etti!” Annem perişan oldu ama ben ilk defa özgür hissettim. Kendi hayatımı kurmak için şehre gitmeye karar verdim.

Şimdi İstanbul’da küçük bir kafede garsonluk yapıyorum. Hayat kolay değil ama en azından kendi seçimlerimi yapıyorum. Bazen geceleri damda yıldızlara bakarken kendime soruyorum:

“Acaba başka bir yol mümkün müydü? Kendi hayatımızı seçmek için ne kadar cesur olmalıyız?”

Siz olsaydınız ne yapardınız? Ailenizin beklentilerine mi boyun eğerdiniz yoksa kendi yolunuzu mu seçerdiniz?