Küçük Bir Pencereden Hayata Bakmak: Bir Anadolu Kasabasında Sıkışmışlık Hikayesi
— Yapma kızım, ne olur yapma! Bizim düzenimizi bozma, bak hayatımız ne kadar güzel, rahat!
Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an mutfağın kapısında durmuş, ellerini önünde kenetlemişti. Gözleri yaşlıydı ama öfkesini de saklayamıyordu. Ben ise pencerenin önünde, gri bulutların arasında kaybolmuş bir güneş gibi hissediyordum kendimi.
— Anne, ben artık böyle yaşayamam. Nefes alamıyorum burada, her şey üstüme geliyor.
— Ne demek nefes alamıyorsun? Yirmi beş yıldır bu evde yaşıyorsun, şimdi mi boğuluyorsun? Herkesin derdi var, herkes bir şekilde katlanıyor. Sen de katlanacaksın!
İçimde bir şeyler kırıldı o an. Annemin her cümlesi, sanki göğsüme bir taş daha koyuyordu. Oysa ben sadece kendi hayatımı yaşamak istiyordum. Kendi kararlarımı almak, kendi yolumu çizmek… Ama bu kasabada, özellikle de bizim evde, bir kadının hayal kurması bile lüks sayılıyordu.
Babam erken yaşta vefat ettiğinde, annem Halime Hanım bütün yükü omuzlarına aldı. İki kız kardeştik; ablam Zeynep evlenip İstanbul’a gittiğinde ben annemin yanında kaldım. Annem için hayat; sabah ezanıyla kalkıp tarlaya gitmek, akşam eve dönüp yemek yapmak ve komşu dedikodularına kulak kabartmaktan ibaretti. Ben ise kitaplara sığınarak başka hayatların mümkün olduğuna inandım hep.
Ama işte şimdi, tam da o kitaplarda okuduğum gibi bir yol ayrımındaydım. Üniversiteyi kazanmıştım; Ankara’da bir devlet üniversitesinde psikoloji okuyacaktım. Annem ise buna şiddetle karşıydı.
— Kız başına Ankara’da ne işin var? Burada kal, öğretmen olursun, ya da belediyede bir iş buluruz sana. Hem ben sensiz ne yaparım?
— Anne, ben kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum. Hayatımı kendim seçmek istiyorum.
— Senin hayatın benim hayatım! Benim iznim olmadan hiçbir yere gidemezsin!
O an içimdeki isyanı bastıramadım:
— Anne! Ben senin gölgen değilim! Benim de hayallerim var!
Annemin yüzü bir anda bembeyaz oldu. Gözleri doldu ama ağlamadı. Sadece sessizce mutfağa döndü ve kapıyı kapattı. O kapının kapanışı, aramızdaki bağların da kopuşuydu sanki.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Pencereden dışarı bakıp kasabanın sessizliğini dinledim. Herkes uyurken ben kendi içimde fırtınalar koparıyordum. Sabah ezanıyla birlikte annem mutfağa geçti, çay koydu. Ben de yanına gittim.
— Anne, kararımı verdim. Ankara’ya gideceğim.
Annem çay bardağını tezgaha öyle bir bıraktı ki cam çatladı.
— Git o zaman! Git de gör bakalım şehirde hayat nasılmış! Ama unutma; başına bir şey gelirse dönüp bana ağlama!
O an içimde hem korku hem de özgürlük duygusu vardı. Annemin gözlerindeki hayal kırıklığını görmek canımı acıttı ama başka çarem yoktu.
Hazırlıklarımı gizli gizli yaptım. Ablam Zeynep’le telefonda konuştum; bana destek oldu ama annemle aramızı düzeltmem için ısrar etti.
— Elif, annem seni çok seviyor ama korkuyor işte… Onun dünyası küçük, senin hayallerin büyük…
Ablam haklıydı ama bu kasabada kalırsam ben de annem gibi olacaktım; hayallerimi unutacak, başkalarının ne dediğine göre yaşayacaktım.
Gidiş günü geldiğinde annem bana sarılmadı bile. Sadece kapının önünde durdu ve arkamdan bakakaldı. Otobüs hareket ettiğinde gözlerimden yaşlar süzüldü ama geri dönmedim.
Ankara’ya ilk geldiğimde her şey çok yabancıydı. Yurt odasında geceleri ağladığım oldu. Annemin yemeklerini, kasabanın sessizliğini özledim ama geri dönmedim. Çünkü biliyordum ki dönersem bir daha asla kendi hayatımı yaşayamayacaktım.
Okulda başarılı oldum; hocalarım beni çok sevdi. Bir gün annemi aradım; telefonda uzun süre sessizlik oldu.
— İyi misin anne?
— İyiyim… Sen nasılsın?
— İyiyim anne… Seni özledim.
— Ben de seni özledim kızım…
O an ikimiz de ağladık telefonda. Annem ilk defa bana “Seninle gurur duyuyorum” dediğinde içimde yıllardır taşıdığım yük hafifledi sanki.
Ama kasabaya her dönüşümde aynı bakışlarla karşılaştım: “Kız başına şehirde ne işi var?”, “Evlenmedi mi hâlâ?”, “Annesini yalnız bırakmış…”
Bir gün annemle pazara giderken komşu Hatice Teyze yanımıza yaklaştı:
— Elif kızım, ne zaman evleneceksin? Bak annen yaşlandı artık…
Annem başını öne eğdi; ben ise gülümsedim:
— Hatice Teyze, önce kendi ayaklarımın üzerinde durayım da sonra bakarız…
O gün annem bana ilk defa gururla baktı. Belki de yıllar sonra ilk kez gerçekten anlaşıldığımı hissettim.
Şimdi Ankara’da kendi evimde yaşıyorum; psikolog olarak çalışıyorum. Annem hâlâ kasabada ama artık bana kızgın değil. Her telefon konuşmamızda “Seninle gurur duyuyorum” diyor.
Ama bazen hâlâ düşünüyorum: Acaba başka bir yol seçseydim daha mı mutlu olurdum? Ya da annemin istediği gibi yaşasaydım kendimi bulabilir miydim?
Sizce insan kendi yolunu seçerken ailesini üzmek zorunda mı kalır? Yoksa mutluluk gerçekten cesaret isteyen bir şey mi?