Bir Yabancıdan Gelen Mektup: Sırlı Bir Geçmişin İzinde
“Bu ne anne?” diye sordum, elimde sararmış bir zarfla. Annem, mutfakta çay doldururken bir an durdu, yüzüme bakmadan, “Ne buldun yine o eski sandıkta?” dedi. Sesindeki titrek tonu hemen fark ettim. Zarfın üzerinde eski bir köyün adı yazıyordu: “Jasna Köyü”. Ama bizim ailemizde böyle bir köyden hiç bahsedilmemişti. Zarfın köşesinde, 1978 yılına ait bir pul vardı.
Babam, salonda eski gazeteleri karıştırırken başını kaldırdı. “Ver bakayım onu,” dedi. Elimden zarfı aldı, gözlüğünü taktı ve dikkatlice okumaya başladı. Annem ise ellerini önlüğüne sildi, yanımıza geldi. Babamın elleri titriyordu. “Bu… bu benim yazdığım bir mektup değil,” dedi kısık sesle. Annem ise bir anda soldu, gözleri doldu. “O mektubu bulmayacaktın,” dedi fısıltıyla.
Bir anda evin havası değişti. Sanki yıllardır saklanan bir sır, tozlu sandıktan çıkıp aramıza oturmuştu. Babam mektubu açtı, içinden çıkan kağıdı titreyen elleriyle açtı. Okumaya başladığında sesi çatallandı:
“Sevgili Hasan,
Sana bu satırları yazarken ellerim titriyor. Yıllar geçti ama içimdeki acı dinmedi. O gün köy meydanında yaşananları unutmadım. Seninle konuşmak istiyorum, ama cesaret edemiyorum. Eğer bu mektup eline ulaşırsa, lütfen beni affet…”
Babam bir anda sustu, gözleri doldu. Annem ise başını öne eğdi, sessizce ağlamaya başladı. Ben ise şaşkınlıkla onları izliyordum. “Kim bu Hasan? Neden bu kadar üzgünsünüz?” diye sordum.
Babam derin bir nefes aldı, sandalyesine çöktü. “O köy… Jasna… Orası benim doğduğum yerdi,” dedi. “Ama ben sana hiç anlatmadım. Çünkü anlatmaya cesaret edemedim.”
Annem araya girdi: “O köyde yaşananlar… Bizim hayatımızı değiştirdi. Senin bilmeni istemedik.”
İçimde tarifsiz bir merak ve korku oluştu. “Ne oldu o köyde? Kim bu Hasan?”
Babam gözlerini bana dikti: “Hasan benim abimdi. Ama biz… yıllar önce büyük bir kavga ettik. O kavga yüzünden ailemiz dağıldı, annemiz hastalandı ve biz İstanbul’a göç ettik.”
Annem gözyaşlarını sildi: “O gün babanla Hasan arasında çıkan tartışma… Sadece iki kardeşi değil, bütün aileyi parçaladı.”
Babam devam etti: “Ben Hasan’a iftira attım. Oysa suçlu olan ben değildim ama korktum, sustum. Sonra köyde dedikodular yayıldı, Hasan suçlandı ve köyden kovuldu.”
Bir anda içimde öfke ve üzüntü birbirine karıştı. “Peki sonra ne oldu? Hiç görüşmediniz mi?”
Babam başını salladı: “Hayır… Annem vefat ettiğinde bile gelmedi. Ben de ona ulaşmaya çalışmadım. Bu mektup… belki de bana son bir şans vermek istemişti.”
Annem elimi tuttu: “Biz de gençtik, hata yaptık oğlum. Ama yıllar geçtikçe vicdan azabı büyüdü.”
O an anladım ki; ailemin geçmişinde büyük bir yara vardı ve bu yara yıllarca kapanmamıştı. Babamın gözlerinde pişmanlık, annemin yüzünde ise derin bir hüzün vardı.
O gece uyuyamadım. Mektubu tekrar tekrar okudum. Her satırında babamın pişmanlığı ve Hasan amcamın kırgınlığı vardı. Sabah olunca babama sordum: “Peki şimdi ne yapacaksın?”
Babam uzun süre sustu, sonra kararlı bir şekilde: “O köye gideceğim,” dedi. “Hasan’ı bulacağım ve ondan özür dileyeceğim.”
Annem başını salladı: “Belki de artık zamanı geldi.”
Bir hafta sonra babamla birlikte Jasna Köyü’ne doğru yola çıktık. Yol boyunca babam sessizdi; gözleri camda, aklı geçmişteydi. Köye vardığımızda eski taş evler, dar sokaklar ve çocukluğunun izleriyle karşılaştı.
Köy meydanında yaşlı bir adam gördük; bastonuna yaslanmış, uzaklara bakıyordu. Babam yanına yaklaştı: “Hasan…” dedi kısık sesle.
Adam başını kaldırdı, gözleri doldu: “Mehmet… Sen misin?”
İki kardeş birbirlerine sarıldılar; yılların özlemiyle, pişmanlığıyla… O an ben de ağladım; çünkü ailemin geçmişindeki acıların yükünü ilk kez bu kadar yakından hissettim.
Hasan amcam sessizce konuştu: “Yıllarca bekledim seni kardeşim… Ama her gelen yolcuya bakıp durdum.”
Babam gözyaşları içinde: “Affet beni abi… Sana büyük haksızlık ettim.”
Hasan amcam başını salladı: “Geçmiş geçti Mehmet… Önemli olan bundan sonrası.”
Köyde geçirdiğimiz o birkaç gün boyunca ailemizin yaralarını sarmaya çalıştık. Babam ve Hasan amcam saatlerce konuştular; geçmişin yükünü hafifletmeye çalıştılar.
Dönüş yolunda babama baktım; yüzünde huzurlu bir ifade vardı ama gözlerinde hâlâ pişmanlığın gölgesi duruyordu.
Şimdi düşünüyorum da; acaba her ailede böyle sırlar var mı? Geçmişin yükünü taşımak mı daha zor, yoksa yüzleşmek mi? Siz olsanız ne yapardınız?