Bir Hakimin Kızı ve Hizmetçi Oğlu: Bir Anadolu Kasabasında Kaderin Oyunu
“Bunu bana nasıl yaparsın baba?” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. Annem köşede sessizce ağlıyor, babam ise yüzüme bile bakmıyordu. O an, hayatımın bir daha asla eskisi gibi olmayacağını hissettim. Babam, kasabanın hakimi, herkesin saygı duyduğu adam, beni – kendi öz kızını – cezalandırmak için, kasabanın en yoksul hizmetçisinin oğlu Yusuf’a vermişti.
Her şey o akşam başladı. Kasabanın meydanında, arkadaşlarımla birlikte gülüp oynarken, bir anlık dikkatsizlikle elimdeki testi kırıldı. Babam için bu küçük bir hata değildi; onun gözünde ben artık ailemizin şerefine leke sürmüş biriydim. “Sen bizim adımızı kirlettin!” diye bağırdı bana. O gece evdeki sessizlik, duvarlara çarpıp yankılandı. Annem gözlerimin içine bakmaya cesaret edemedi. Ben ise içimdeki öfkeyle savaşıyordum.
Ertesi sabah babam beni karşısına aldı. “Senin gibi başına buyruk bir kıza ancak Yusuf gibi bir adam layık,” dedi. Yusuf… O güne kadar Yusuf’u sadece uzaktan görmüştüm; annesiyle birlikte kasabanın zenginlerinin evlerinde temizlik yapar, babası ise tarlalarda ırgatlık ederdi. Onunla evlenmek… Bu benim için bir ceza, bir aşağılanmaydı.
Düğünümüz sessiz sedasız oldu. Komşular fısıldaşıyor, kadınlar arkamdan acıyarak bakıyordu. “Hakimin kızı da düştü işte,” dediler. Annem bana sarılırken titriyordu; babam ise göz göze gelmemeye özen gösteriyordu. Yusuf ise sessizdi; gözlerinde korku mu vardı, utanç mı, yoksa bana karşı bir öfke mi? Bilemiyordum.
Yeni evimde ilk sabah uyandığımda, duvarların soğukluğunu iliklerime kadar hissettim. Yusuf’un annesi Hatice teyze bana sıcak bir çorba getirdi. “Kızım, burası senin de evin artık,” dedi ama sesinde buruk bir tını vardı. Yusuf ise sabah erkenden tarlaya gitmişti. Günler birbirini kovaladı; ben ev işlerine alışmaya çalışırken, kasaba kadınlarının bakışlarından kaçamıyordum.
Bir gün pazarda eski arkadaşım Elif’le karşılaştım. “Senin yerinde olsam dayanamazdım,” dedi fısıltıyla. “Nasıl katlanıyorsun?” O an içimdeki gurur kırıntıları bile döküldü yere. Eve döndüğümde Yusuf kapıda bekliyordu. “Sana kötü davranmak istemem,” dedi sessizce. “Bu evlilik ikimiz için de zor.” O an ilk defa onun da bu yükün altında ezildiğini fark ettim.
Aylar geçti. Yusuf’la aramızda tuhaf bir sessizlik vardı; ne kavga ediyor ne de gülüyorduk. Bir gece yağmurun altında tarladan dönerken Yusuf’u ağlarken buldum. “Beni istemediğini biliyorum,” dedi titreyen sesiyle. “Ama elimden başka bir şey gelmiyor.” O an ona sarılmak istedim ama gururum engel oldu.
Bir sabah annem gizlice ziyarete geldi. “Kızım, baban pişman ama gururundan adım atamıyor,” dedi. Gözleri doluydu. “Sen güçlü olmalısın.” O gün ilk defa kendime sordum: Güçlü olmak ne demekti? Her şeye katlanmak mı, yoksa kendi yolunu çizmek mi?
Bir gün Yusuf hastalandı. Günlerce ateşler içinde yattı; ben başında bekledim, çorba yaptım, alnına soğuk bez koydum. O iyileştiğinde bana minnetle baktı. “Sen olmasaydın belki de ölürdüm,” dedi. O an aramızda görünmez bir bağ oluştuğunu hissettim.
Kasabada dedikodular bitmiyordu. “Hakimin kızı hizmetçiyle mutlu olamaz,” diyorlardı. Ama ben her geçen gün Yusuf’un içindeki iyiliği, sessiz sevgisini görmeye başladım. Bir akşam yıldızların altında otururken bana çocukluğundan bahsetti; babasının nasıl genç yaşta öldüğünü, annesinin onu nasıl büyüttüğünü anlattı. Gözlerinde yaşlar vardı.
Bir gün babam kapımızda belirdi. Yüzü solgundu, gözleri yorgundu. “Kızım,” dedi kısık sesle, “sana haksızlık ettim.” O an içimdeki öfke ile özlem birbirine karıştı. Ona sarılmak istedim ama ellerim titredi. Babam gözlerimin içine baktı: “Beni affedebilecek misin?”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin sözleri kulaklarımda çınladı: “Affetmek bazen en büyük güçtür.” Sabah Yusuf’a baktım; o da bana gülümsedi. Belki de hayat bize istemediğimiz yolları sunar ama o yollarda yürümek bizim seçimimizdir.
Şimdi geriye dönüp baktığımda soruyorum kendime: Gerçekten affetmek mümkün mü? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı? Siz olsanız ne yapardınız?