Bir Hafta Sonu ve Miço’nun Gözyaşları: Bir Anne Yüreğinin Sınavı
“Anne, ne olur bırakma beni burada! Lütfen, eve gidelim!”
Miço’nun sesi, köydeki eski evin taş avlusunda yankılandı. Elimdeki valizi yere bırakıp dizlerimin üzerine çöktüm. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu, minik elleriyle eteğime tutunmuştu. Annem, yani Miço’nun babaannesi, kapının önünde durmuş, çaresizce bize bakıyordu. Eşim Murat ise arabada bekliyordu; gözleriyle bana “Hadi, geç kalıyoruz” der gibi işaret ediyordu.
O an içimde bir fırtına koptu. Bir yanda uzun zamandır hayalini kurduğum iki günlük kafa dinleme fırsatı, diğer yanda oğlumun gözyaşları…
“Miço’cuğum,” dedim titreyen sesimle, “Babanla ben biraz dinleneceğiz. Sen de babaanneyle çok eğleneceksin. Tavuklara yem verirsin, bahçede oyun oynarsın…”
“İstemiyorum! Annemi istiyorum!”
Küçük kızım Elif ise çoktan bahçeye koşmuştu bile; çiçeklerin arasında kelebek kovalıyordu. Miço ise bana sarılmış, sanki bırakınca sonsuza dek kaybolacakmışım gibi sıkı sıkı tutuyordu.
Murat arabadan indi, yanıma geldi. “Zehra, hadi canım. Geç kalıyoruz. Hem bak, Elif çoktan alıştı bile.”
Miço’nun gözyaşları daha da arttı. Annem bana yaklaşıp fısıldadı: “Kızım, bırakın biraz ağlasın. Alışır. Sen de dinlen biraz, ihtiyacın var.”
Ama içim rahat etmedi. O an anneliğin ne kadar zor olduğunu bir kez daha anladım. Kendi annem bana “Alışır” derken, ben içten içe “Ya alışamazsa?” diye düşünüyordum.
Sonunda Murat’ın ısrarlarına dayanamadım. Miço’yu zorla kucağımdan ayırıp anneme bıraktım. Arabaya binerken arkamdan “Anneee!” diye bağırdı. O çığlık hâlâ kulaklarımda yankılanıyor.
Yolda Murat’la tartışmaya başladık.
“Böyle yaparsan çocuk hiç büyüyemez Zehra!” dedi Murat.
“Sen hiç onun gibi ağladın mı küçükken?” dedim öfkeyle.
“Benim annem bırakırdı, alışırdık işte.”
Ama ben alışamıyordum. O gece İstanbul’daki evimizde yatağa uzandığımda Miço’nun ağlayan yüzü gözümün önünden gitmedi. Telefonu elime alıp annemi aradım.
“Ağlıyor mu hâlâ?”
“Yok kızım, biraz önce uyudu. Ama çok zor uyudu, sürekli seni sordu.”
Vicdan azabı içimi kemirdi. Murat ise televizyon karşısında keyifle kahvesini yudumluyordu.
Ertesi sabah kahvaltı masasında Murat’la sessizce oturduk. Ben sürekli saate bakıyor, bir an önce köye dönmek istiyordum. Murat ise “Biraz rahatla artık Zehra,” diyordu.
Ama rahatlayamıyordum. Annem tekrar aradı:
“Miço sabah kalkınca yine seni sordu. Ama şimdi Elif’le bahçede oynuyorlar.”
İçim biraz rahatladı ama hâlâ huzursuzdum.
O gün öğleden sonra Murat’la dışarı çıktık, sahilde yürüdük. Ama ben sürekli telefonumu kontrol ettim. Bir türlü kendimi özgür hissedemedim.
Akşam olunca annem tekrar aradı:
“Kızım, Miço ateşlendi biraz. Çok halsiz.”
Dünyam başıma yıkıldı. Hemen Murat’a döndüm:
“Ben gidiyorum! Çocuğum hasta!”
Murat önce karşı çıktı:
“Zehra, biraz ateşi çıkmışsa hemen panik yapma! Annemler bakar.”
Ama dinlemedim. Arabaya atladığım gibi köye doğru yola çıktım.
Yolda içimde bir suçluluk duygusu büyüdü: “Kendim için bir hafta sonu istedim diye oğlumu hasta mı ettim? Onun güvenini kırdım mı?”
Köye vardığımda annem kapıda bekliyordu. Miço’yu kucağıma aldım; ateşi vardı ama gözleriyle bana bakınca gülümsedi.
“Anne geldin mi? Gitmeyecek misin?”
Sarıldık uzun uzun. O an anladım ki bazen en iyi niyetle yaptığımız şeyler bile çocuklarımızın kalbinde derin izler bırakabiliyor.
O gece Miço’nun başında sabaha kadar bekledim. Sabah ateşi düştü ve eski neşesine kavuştu.
Murat ertesi gün köye geldiğinde bana kızgındı:
“Zehra, biraz da kendini düşünmelisin! Sürekli çocukların peşinde koşarsan tükenirsin.”
Ama ben ona şöyle cevap verdim:
“Bir anne yüreği bazen mantığa sığmaz Murat. Benim için huzur, çocuklarımın huzurudur.”
O hafta sonu bana şunu öğretti: Anne olmak, bazen kendi ihtiyaçlarından vazgeçmek demekmiş. Ama ya sizce? Bir anne ne zaman kendini düşünmeli? Çocuklarımızın gözyaşlarını görmezden gelmek doğru mu? Siz olsanız ne yapardınız?