Kırk Dokuz Yaşında Bir Hayat: Ablalık, Fedakârlık ve Kırgınlık
“Yine mi Elif? Yine mi Kerem’i bana bırakacaksın?” diye içimden geçirdim, telefonum titrerken. Akşam saat sekizdi, işten yeni gelmiş, yorgun argın ayaklarımı uzatmıştım. Telefonun ekranında kardeşim Elif’in adı parlıyordu. Açıp açmamak arasında bir an tereddüt ettim. Sonunda açtım.
“Elif, hayırdır?” dedim, sesimdeki yorgunluğu gizleyemeden.
“Ablacığım, ne olur yine yardım et. Yarın çok önemli bir toplantım var, Kerem’i sana bırakmam lazım. Kimseye güvenemiyorum, biliyorsun.”
Bir an sustum. Kerem’i çok seviyordum, o benim canım yeğenimdi. Ama son zamanlarda Elif’in bu istekleri iyice artmıştı. Sanki ben hayatımı yaşamıyormuşum gibi, sanki sadece onun çocuğuna bakmak için varmışım gibi hissediyordum.
“Elif, bak… Ben de yoruluyorum. Benim de işlerim var, planlarım var. Neden hep ben?”
Elif’in sesi bir anda değişti, sitemkâr bir tona büründü: “Ablacığım, senin çocuğun yok, evin boş. Ben çalışıyorum, mecburum. Senin yardımın olmasa ne yapacağım?”
İşte tam da bu cümle… Sanki çocuğum olmadığı için hayatımın hiçbir anlamı yokmuş gibi. Sanki tek işim onun yükünü taşımakmış gibi. İçimde bir şeyler kırıldı o an.
Telefonu kapattıktan sonra uzun süre yerimden kalkamadım. Annem hayatta olsaydı, “Ablalık fedakârlık ister kızım,” derdi. Ama fedakârlık ne zamandan beri kendini yok saymak oldu? Ben de insanım, ben de sevilmek, anlaşılmak istiyorum.
Ertesi sabah Kerem’i almak için Elif’in evine gittim. Kapıyı açınca Kerem koşarak boynuma sarıldı. O an bütün kızgınlığım bir anlığına eridi gitti. Ama Elif’in gözlerinde minnetten çok alışkanlık vardı; sanki bu zaten benim görevimmiş gibi.
“Akşam sekizde gelirim,” dedi aceleyle montunu giyerken. “Kerem biraz ateşli ama sorun olmaz değil mi?”
Birden panikledim: “Ateşi mi var? Elif, neden bana söylemedin?”
“Ne yapayım abla? Mecburum işte! Sen halledersin.”
Kapı kapandı, ben Kerem’le baş başa kaldım. O gün boyunca hem Kerem’in ateşiyle uğraştım, hem de içimdeki öfkeyle savaştım. Akşam Elif geldiğinde ona her şeyi anlatmaya karar verdim.
“Elif,” dedim kapıdan girer girmez, “Böyle olmaz. Ben senin çocuğunun bakıcısı değilim. Ben de yoruluyorum, ben de insanım.”
Elif’in gözleri doldu: “Ablacığım, bana kızma… Kimsem yok ki! Sen olmasan ne yaparım?”
Bir an yumuşadım ama sonra kendime kızdım. Neden hep ben yumuşuyorum? Neden hep ben fedakârlık yapıyorum?
O gece uyuyamadım. Annemin eski günlerde söylediği sözler aklımda yankılandı: “Aile olmak birbirine destek olmaktır.” Ama destek olmakla kendini feda etmek arasında ince bir çizgi vardı ve ben o çizgiyi çoktan aşmıştım.
Sonraki günlerde Elif’in istekleri devam etti. Her seferinde biraz daha kırıldım, biraz daha yalnızlaştım. Arkadaşlarım bana dışarı çıkmayı teklif ettiğinde çoğu zaman reddetmek zorunda kaldım çünkü ya Kerem bendeydi ya da Elif’in bir işi çıkmıştı.
Bir gün işyerinde müdürüm Ayşe Hanım beni odasına çağırdı: “Zeynep Hanım, son zamanlarda dalgınsınız. Bir sorun mu var?”
Gözlerim doldu ama kendimi tuttum: “Ailevi bazı meseleler… Geçer diye umuyorum.”
Ayşe Hanım başını salladı: “Kendinizi ihmal etmeyin. Herkesin yükü ağır ama önce kendi hayatınızı düşünmelisiniz.”
O gün eve dönerken düşündüm: Ben ne zaman kendi hayatımı düşünmüştüm ki? Hep başkalarını mutlu etmeye çalıştım; annemi, babamı, kardeşimi… Şimdi de Elif’i ve Kerem’i.
Bir akşam Elif yine aradı: “Ablacığım, bu hafta sonu da Kerem sende kalsın mı? Arkadaşlarımla buluşacağım.”
Bu kez sesim kararlıydı: “Hayır Elif. Bu hafta sonu planlarım var.”
Elif bir an sustu, sonra sesi titredi: “Sen de mi beni yalnız bırakacaksın?”
İçimde fırtınalar koptu ama kararımdan dönmedim: “Elif, ben senin ablanım ama kendi hayatımı da yaşamak istiyorum. Lütfen bunu anla.”
O gece ilk defa kendimi suçlu hissetmedim. Belki de ilk defa gerçekten özgürdüm.
Ama ertesi gün annemin mezarına gidip dua ederken gözyaşlarımı tutamadım: “Anneciğim, ben kötü bir abla mıyım? Kendi hayatımı istediğim için bencil miyim?”
O günden sonra Elif’le aramızda bir mesafe oluştu. Artık bana her istediğinde Kerem’i bırakmıyor ama aramızdaki sıcaklık da azaldı. Bazen eski günleri özlüyorum; birlikte kahkahalar attığımız, dertleştiğimiz zamanları… Ama biliyorum ki sınırlarımı çizmeseydim tamamen tükenirdim.
Şimdi kırk dokuz yaşındayım ve hayatımı yeniden kurmaya çalışıyorum. Belki geç kaldım ama en azından artık kim olduğumu hatırlıyorum.
Sizce aile olmak ne demek? Fedakârlık nereye kadar? Kendi hayatımızdan vazgeçmeden sevdiklerimize nasıl destek olabiliriz?