Bir Apartman Boşluğunda Kayıp Bir Çocukluk: Benim Evrenim Sensin

“Kamil! Elif nerede? Söylesene oğlum, Elif nerede?” Annemin sesi, apartmanın boşluğunda yankılanıyor. Gözlerim dolu dolu, ellerim titriyor. O an, zaman sanki donmuş gibi. Elif’in pembe terlikleri hâlâ kapının önünde, ama kendisi yok. Ben ise, on yaşımın verdiği o sahte olgunlukla, her şeyin sorumluluğunu omuzlarımda hissediyorum.

O yaz, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, dört katlı eski bir apartmanda geçiyordu hayatım. Babam işsizdi, annem ise sabahları temizliklere gidiyordu. Benim için hayat; okuldan eve gelip, komşumuz Elif’le oynamak, ona göz kulak olmak demekti. Elif’in annesi Derya abla, şehir hastanesinde hemşireydi ve çoğu gece nöbetindeydi. Elif’in babası ise yıllar önce evi terk etmişti. Derya abla bana güvenirdi; “Kamil, Elif’i sana emanet ediyorum,” derdi her seferinde.

Elif beş yaşındaydı. Saçları her zaman iki yandan örülü, gözleri ise kocaman ve merak doluydu. Onunla oyun oynarken kendimi bir kahraman gibi hissederdim. Ona sandviçler hazırlar, apartmanın bahçesinde salıncakta sallardım. Bazen de apartmandaki büyük çocuklardan korurdum onu. Bir gün, apartmanın arka bahçesinde top oynarken, Mahir abiyle karşılaştık. Mahir abi on altı yaşındaydı ve mahallede herkes ondan çekinirdi.

“Elif’i bana bırak Kamil,” dedi Mahir abi, gözlerinde tuhaf bir parıltıyla. “Sen git topunu oyna.”

Elif korkuyla bana baktı. “Kamil abi, gitme ne olur,” dedi incecik sesiyle.

O an içimde bir öfke kabardı. “Hayır Mahir abi, Elif benimle kalacak,” dedim kararlı bir sesle. Mahir abi güldü ve omzuma sertçe vurdu. “Sen bilirsin küçük adam.”

O günden sonra Elif’e daha çok sahip çıkmaya başladım. Onun bana güvenmesi, kendimi önemli hissettiriyordu. Ama o yaz akşamı… Her şey değişti.

Annem işten yorgun argın dönmüştü. Ben Elif’le çizgi film izliyordum. Derya abla yine nöbetteydi. Akşam ezanı okunurken Elif’in annesinin aradığı telefon çaldı.

“Kamilciğim, Elif uyudu mu?”

“Evet abla, birazdan yatıracağım.”

“Çok sağ ol canım, Allah senden razı olsun.”

Telefonu kapattıktan sonra Elif’e döndüm:

“Elif, hadi dişlerini fırçala.”

Ama Elif yoktu.

O an içime bir korku düştü. Evin her köşesine baktım, banyoya koştum, mutfağa baktım. Yoktu. Kapı aralıktı. Apartman boşluğuna çıktım, “Elif!” diye bağırdım.

Annem de sesimi duyup geldi. “Ne oldu Kamil?”

“Elif yok anne!”

O andan sonra apartmanda bir telaş başladı. Komşular kapılarını açtı, herkes merdivenlere döküldü. Mahalledeki bakkala koştum; “Amca Elif’i gördün mü?”

Bakkal başını iki yana salladı. “Yok oğlum.”

Saatler geçti. Polis geldi. Annem ağlıyordu, Derya abla hastaneden koşarak geldiğinde yere yığıldı.

“Kamil! Senin sorumluluğundaydı! Nasıl olur?”

Sustum. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. O gece apartmanda kimse uyumadı.

Ertesi sabah Elif’i buldular; apartmanın arka bahçesindeki eski kömürlükte saklanmıştı. Mahir abi onu korkutmuş, “Kimseye söyleme yoksa anneni alırlar,” demişti.

Elif’in gözleri korkudan büyümüştü. Derya abla sarıldı ona, ben ise kömürlük kapısının önünde dizlerimin üstüne çöktüm.

O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Annem bana daha fazla sorumluluk vermemeye başladı. Derya abla Elif’i artık yalnız bırakmıyordu. Mahir abi ise mahalleden taşındı; kimse nedenini sormadı.

Ben ise her gece yatağımda gözlerimi tavana dikip düşünüyordum: Bir çocuğun güvenliği neden bu kadar kolay tehlikeye girebiliyor? Biz çocuklar neden bazen yetişkinlerden daha cesur olmak zorunda kalıyoruz?

Yıllar geçti; ben büyüdüm, üniversiteye gittim ama o yaz akşamının gölgesi hep üzerimde kaldı. Şimdi geriye dönüp bakınca soruyorum kendime: Bir çocuğun kaybolduğu o birkaç saatlik karanlıkta kimlerin hayatı değişti? Ve bizler, çocukların dünyasını korumak için gerçekten ne kadar hazırız?