On Birinci Çocuk: Bir Türk Annesinin Umutları ve Hayal Kırıklıkları

“Yine mi kız?” diye bağırdı kayınvalidem, doğumhanenin kapısında. O an, içimdeki tüm umutlar bir anda yere döküldü, sanki ellerimden kayıp gitti. Doktorun yorgun sesi hâlâ kulağımda: “Tebrikler, sağlıklı bir kızınız oldu.” Onuncu kez aynı cümleyi duymak, insanın yüreğini parçalıyor. O an gözlerimi kapattım, içimden sadece bir dua yükseldi: Allah’ım, bu yükü daha ne kadar taşıyacağım?

Benim adım Zeynep. Kırşehir’in küçük bir köyünde doğdum, büyüdüm. On yıldır evliyim, on çocuğum var. Hepsi de kız. Her doğumdan sonra köydeki kadınların fısıltıları, erkeklerin bakışları, annemin gözlerindeki kırgınlık… Hepsi birer hançer gibi saplanıyor kalbime. Sanki ben eksikmişim gibi, sanki kadınlığım sadece bir erkek çocuk doğurunca tamamlanacakmış gibi.

Kocam, Mustafa, ilk başlarda çok anlayışlıydı. “Kız da evlattır Zeynep,” derdi. Ama zaman geçtikçe onun da yüzü asıldı. Babası her bayram sofrada aynı lafı eder: “Oğul olmadan soy devam etmez.” Mustafa ise sessizce başını öne eğer. Ben ise her seferinde içimden bağırmak isterim: “Ben elimden geleni yaptım! Ben de isterdim oğlum olsun!” Ama sesim çıkmaz, boğazıma düğümlenir.

Bir gün annem yanıma geldi. Elini dizime koydu, gözleri dolu dolu: “Kızım, senin suçun yok ama… Biliyor musun, ben de üç kızdan sonra oğlan doğuramadım diye neler çektim? Baban aylarca yüzüme bakmadı.” O an anladım ki bu acı, bu baskı nesilden nesile aktarılmış. Biz kadınlar hep aynı yükün altında eziliyoruz.

Köydeki kadınlar arasında adım çıktı: “Zeynep’in rahmi kız doğuruyor.” Komşum Hatice abla bir gün bana acıyarak baktı: “Senin yerinde olsam bir hocaya giderdim.” Gittim de… Hoca dua okudu, muskalar yazdı. Ama her seferinde yine aynı sonuç.

Çocuklarımın hepsi birbirinden güzel, akıllı. Ama onların gözlerinde de o eksikliği görüyorum bazen. Özellikle en büyük kızım Elif… Bir gün yanıma sokuldu, fısıldadı: “Anne, ben erkek olsaydım daha mı mutlu olurdun?” O an yüreğim paramparça oldu. Kızımı kucakladım: “Sen benim en değerli varlığımsın. Hiçbirinizin yerini kimse tutamaz.” Ama biliyorum ki köydeki hayat başka türlü işliyor.

Bir gün köy meydanında kadınlar arasında konuşmalar döndü:
– Zeynep yine hamileymiş.
– Bu sefer oğlan olur belki.
– Olmazsa Mustafa ikinci eş alır mı dersin?

O an yerin dibine girdim. Eve döndüğümde Mustafa’ya sordum:
– Eğer bu da kız olursa…
Mustafa sustu, gözlerini kaçırdı. “Bilmiyorum Zeynep,” dedi sadece. O an anladım ki yalnızım. Sırtımı yaslayacak kimsem yok.

Hamileliğim ilerledikçe korkularım büyüdü. Her gece dua ettim: Allah’ım, bana bir oğlan ver ki bu yükten kurtulayım. Ama sonra kendime kızdım: Neden çocuklarımı cinsiyetlerine göre seviyorum? Neden toplumun baskısı beni bu hale getirdi?

Bir gece rüyamda babamı gördüm. Bana dedi ki: “Kız evlat da evlattır Zeynep’im. Senin değerin çocuklarının cinsiyetinde değil, onlara verdiğin sevgide.” O sabah gözyaşları içinde uyandım.

Doğum günü geldiğinde hastanede yalnızdım. Annem şehir dışındaydı, Mustafa işteydi. Yalnızca ben ve korkularım vardık odada. Doğumhaneye alınırken hemşire bana gülümsedi: “İster kız olsun ister erkek, sağlıklı olsun yeter.” Ama biliyorum ki köyde işler öyle yürümüyor.

Saatler sonra bebeğimi kucağıma verdiler. Yine bir kız… Gözyaşlarımı tutamadım. Hem mutluydum hem de yıkılmıştım. Hemşire şaşkınlıkla baktı:
– Neden ağlıyorsun?
– Çünkü ben artık yoruldum…

Eve döndüğümde kayınvalidem kapıda bekliyordu:
– Ne oldu? Oğlan mı?
Başımı eğdim:
– Kız…
Yüzüme bile bakmadan içeri girdi.

Mustafa ise sessizdi. Akşam yemeğinde kimse konuşmadı. Çocuklar ise yeni kardeşlerini sevdiler ama evde bir ağırlık vardı.

Geceleri uykusuz kalıyorum artık. Kendi kendime soruyorum: Ben ne zaman kendim olacağım? Ne zaman toplumun değil de kendi kalbimin sesini dinleyeceğim? Kızlarımı seviyorum ama onların da aynı baskıyı yaşamasını istemiyorum.

Bir gün Elif yanıma geldi:
– Anne, neden üzgünsün?
– Çünkü bazen kendimi yetersiz hissediyorum.
– Sen dünyanın en iyi annesisin! Biz seni çok seviyoruz.
O an anladım ki gerçek mutluluk onların sevgisinde saklı.

Ama yine de soruyorum kendime ve size:
Bir kadının değeri gerçekten sadece doğurduğu erkek çocukla mı ölçülür? Yoksa biz kadınlar olarak kendi değerimizi kendimiz mi belirlemeliyiz? Siz ne düşünüyorsunuz?