Sonbaharın Evi: Bir Vedanın Sessizliği

“Zeynep, annen vefat etti.”

Telefonun ucundaki ses, ablam Elif’in sesi, soğuk ve titrek. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim ama gözyaşı dökülmedi. Sanki biri içimi dondurmuştu. Telefonu kapattım, montumun cebinden eski eldivenlerimi çıkardım ve apartmanın üçüncü ile dördüncü katı arasındaki o daracık merdiven boşluğuna oturdum. Orada, yıllardır değişmeyen sarı ışık yine titriyordu; tıpkı annemin son zamanlarındaki yorgun kalbi gibi. Duvarlarda çocukların yazdığı isimler, eski sevgililerin kazıdığı kalpler, bir de hiç silinmeyen “Burada hayat beklenir” yazısı…

Ayak sesleri yoktu. Kimse inip çıkmıyordu. Sadece kendi nefesimi duyuyordum. O an düşündüm: Annemle en son ne zaman konuşmuştum? Yine kavga etmiş miydik? Yine bana “Zeynep, neden bu kadar inatçısın?” demiş miydi? Hatırlamıyorum. Hafızamda sadece kırık dökük anılar, yarım kalmış cümleler vardı.

Ablam Elif’in sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. O hep annemin gözdesiydi. Ben ise babamın gölgesinde büyüdüm. Annemle aramızda hep bir mesafe vardı; sanki birbirimize ulaşmaya çalışırken aramızda görünmez bir duvar örülmüştü. Babam bizi terk ettiğinde annem çok değişmişti. O günden sonra evimizde hep bir sonbahar havası vardı; sararan yapraklar gibi dökülen umutlar, soğuyan odalar…

Birden kapı gıcırtısı duydum. Alt kattaki komşumuz Ayşe Teyze, elinde çöp poşetiyle çıktı. Göz göze geldik. Bana bakıp başını eğdi, hiçbir şey söylemeden geçti gitti. Herkesin kendi acısı vardı bu apartmanda; kimse kimsenin yükünü taşımak istemezdi.

Telefonum tekrar çaldı. Bu sefer arayan abim Murat’tı. “Zeynep, hastaneye geliyorsun değil mi?” dedi. Sesinde öfke ve sitem vardı. “Bilmiyorum,” dedim kısık bir sesle. “Ne demek bilmiyorum? Annemiz öldü!” diye bağırdı. O an içimde bir şeyler daha koptu.

Kalkıp eve çıktım. Annemin eski hırkası hâlâ askıdaydı. Kokusu sinmişti kumaşa; sabun ve biraz da eski zamanlar kokuyordu. Elimi hırkaya sürdüm, gözlerimi kapattım. Birden çocukluğuma gittim: Annem bana masal anlatırken saçlarımı okşardı. Sonra büyüdüm, aramızdaki mesafe büyüdü. Ben üniversiteye gidince iyice uzaklaştık. Her telefon konuşmamız tartışmayla biterdi.

Cenaze günü geldi çattı. Tüm akrabalar toplandı; herkes birbirine başsağlığı diliyor ama kimse gerçekten acımı anlamıyordu. Elif yanıma geldi, “Zeynep, annemiz seni çok severdi aslında,” dedi usulca. Gözlerim doldu ama yine ağlayamadım.

Mezarlıkta annemin mezarına bir avuç toprak attım. İçimden “Hakkını helal et anne,” dedim ama sesim çıkmadı. Elif koluma girdi, “Bak, annemiz artık huzurda,” dedi. Ben ise kendi içimde fırtınalar kopuyordu.

O gece eve döndüğümde annemin eski defterini buldum. Sayfalarını karıştırırken bana yazdığı bir mektup çıktı:

“Sevgili kızım Zeynep,
Bazen sana ulaşamadığımı hissediyorum ama bil ki seni her zaman sevdim. Belki sevgimi göstermeyi beceremedim ama senin mutlu olmanı hep istedim.”

Satırları okudukça ellerim titredi. Annemin sevgisini hiç anlamamıştım belki de… Ya da anlamak istememiştim.

Günler geçti, evde annemin yokluğu her köşede hissediliyordu. Sabahları mutfaktan gelen kahve kokusu yoktu artık; akşamları televizyonun karşısında sessizce oturan biri de… Elif ve Murat’la daha çok konuşmaya başladık ama aramızdaki kırgınlıklar kolay kolay geçmiyordu.

Bir akşam Elif’le mutfakta otururken konu yine anneme geldi.
“Elif, sence annemi affedebilecek miyim?” dedim.
Elif gözlerimin içine baktı: “Bence önce kendini affetmelisin Zeynep.”

O gece uzun uzun düşündüm. Annemi kaybetmenin acısı kadar, ona söyleyemediklerimin yükü de ağırdı. Keşke ona daha çok sarılsaydım, keşke daha az tartışsaydım… Ama hayat keşkelere yer bırakmıyor bazen.

Şimdi apartmanın o eski merdivenlerinde otururken düşünüyorum: Bir insan annesini ne zaman gerçekten kaybeder? Toprağa verince mi, yoksa ona ulaşamayacağını anladığı anda mı?

Siz hiç annenize söyleyemediklerinizi içinizde taşıdınız mı? Ya da affetmek için geç kaldığınız oldu mu?