Oğlumun Sözleriyle Yıkılan Hayatım: “Anne, Sen Benim Sırtımdan Geçiniyorsun”

“Anne, sen benim sırtımdan geçiniyorsun.”

Bu cümle, telefonumun ekranında belirdiği an, sanki kalbime bir bıçak saplandı. Oğlum Emre’den gelen bu mesajı defalarca okudum, her seferinde gözlerimden yaşlar süzüldü. O an mutfakta, eski ahşap masanın başında oturuyordum. Elimdeki çay bardağı titredi, çayın sıcaklığı avuçlarımı yakarken içimdeki soğukluk tüm bedenimi sardı.

Kendime gelmeye çalıştım. “Belki yanlış anladım,” dedim içimden. Ama hayır, mesaj açıktı. Emre, benim ona yük olduğumu düşünüyordu. Oysa ben, yıllarca onun için çalışmış, gecemi gündüzüme katmıştım. Eşim Ahmet’i kaybettiğimizde Emre daha on iki yaşındaydı. O günden beri tek başıma hem anne hem baba oldum. Temizliklere gittim, komşuların çocuklarına baktım, pazarda limon sattım. Yeter ki Emre okusun, iyi bir hayatı olsun diye.

Ama şimdi… Şimdi oğlum bana sırtını dönmüştü.

O gün akşam eve geldiğinde, yüzüne bakmaya cesaret edemedim. Yine de dayanamadım, sordum:

— Emre, neden böyle yazdın bana? Ben sana yük mü oldum gerçekten?

Gözlerini kaçırdı. Bir süre sessiz kaldı. Sonra sesi titreyerek konuştu:

— Anne… Bak, ben de zor durumdayım. Kira, faturalar… Bir de senin masrafların… Arkadaşlarımın anneleri çalışıyor, kendi ayakları üstünde duruyor. Sen neden çalışmıyorsun?

İçimde bir şeyler koptu o an. Yıllardır çektiğim yorgunluk, uykusuz geceler, Emre’nin okul masrafları için biriktirdiğim bozuk paralar… Hepsi bir anda anlamsızlaştı. Oğlumun gözünde ben sadece bir yük olmuştum.

— Emre, ben yaşlandım artık. Dizlerim ağrıyor, ellerim tutmuyor. Temizlik işlerini bıraktım çünkü doktor yasakladı. Bunu biliyorsun.

— Ama anne… Ben de genç değilim artık. Kendi hayatımı kurmak istiyorum. Arkadaşlarım evleniyor, araba alıyor. Ben hâlâ seninle aynı evdeyim.

Bir an sustuk. Sadece duvardaki saat tik tak sesleri duyuluyordu.

O gece uyuyamadım. Tavanı izledim saatlerce. “Ben nerede hata yaptım?” diye sordum kendime. Belki de onu fazla korudum, fazla üstüne titredim. Belki de ona kendi ayakları üzerinde durmayı öğretemedim.

Ertesi gün komşum Gülten Hanım’a uğradım. Gözlerimdeki kızarıklığı hemen fark etti.

— Hayırdır Hatice abla, hasta mısın?

Başımı salladım.

— Hasta değilim Gülten… Yüreğim ağrıyor.

Küçük mutfağında bana bir çay koydu. Dertleştik uzun uzun. O da benzer şeyler yaşamıştı; kızı Almanya’ya gitmiş, arayıp sormaz olmuştu.

— Bizim çocuklar başka oldu Hatice abla… Eskiden annemiz babamız başımızın tacıydı. Şimdi herkes kendi derdinde.

Gülten’in sözleri biraz olsun içimi rahatlattı ama eve döndüğümde yine yalnızlık çöktü üstüme.

Bir hafta boyunca Emre’yle neredeyse hiç konuşmadık. Evde iki yabancı gibi dolaştık. O işten geç geliyordu; ben de erkenden yatıyordum.

Bir akşam mutfakta bulaşık yıkarken Emre kapının önünde durdu:

— Anne…

Başımı kaldırmadım.

— Efendim?

— Ben taşınmayı düşünüyorum.

Bardak elimden kaydı, yere düştü ve kırıldı. Sanki içimdeki son umut da o bardak gibi paramparça oldu.

— Nereye gideceksin oğlum?

— Arkadaşlarla eve çıkacağız. Hem sana da daha rahat olur…

Sustum. Ne diyebilirdim ki? Onu tutmaya hakkım var mıydı? Ama ya yalnızlık? Ya sessizlik?

O gece eski fotoğraf albümünü açtım. Emre’nin bebeklik fotoğraflarına baktım; ilk adımı, ilkokul mezuniyeti… Her karede onun için verdiğim mücadele gözümün önünden geçti.

Bir sabah Emre eşyalarını topladı. Kapının önünde vedalaşırken gözleri doldu:

— Anne… Hakkını helal et.

Yutkundum, gözyaşlarımı saklamaya çalıştım.

— Helal olsun oğlum… Allah yolunu açık etsin.

Kapı kapandıktan sonra evde derin bir sessizlik oldu. O günden sonra hayatım bambaşka bir hal aldı. Sabahları kalkıp kahvaltı hazırlayacak kimse yoktu artık. Akşamları televizyonun sesiyle avundum; bazen komşulara uğradım ama çoğu zaman yalnızdım.

Bir gün mahalledeki caminin önünde otururken eski dostum Nermin Hanım yanıma geldi:

— Hatice, senin yüzün hiç gülmüyor bu aralar…

Başımı eğdim:

— Oğlum gitti Nermin… Hem de bana “Sen benim sırtımdan geçiniyorsun” diyerek.

Nermin’in gözleri doldu:

— Biz anneler hep aynı kaderi yaşıyoruz galiba…

O günden sonra kendime yeni bir yol çizmeye karar verdim. Belediyenin açtığı kurslara yazıldım; el işi yapmaya başladım. Ufak tefek siparişler aldım; az da olsa kendi paramı kazandım. Ama hiçbir şey oğlumun yerini doldurmadı.

Aylar sonra Emre aradı:

— Anne… Nasılsın?

Sesini duymak bile yetti gözlerimin dolmasına.

— İyiyim oğlum… Sen nasılsın?

Bir süre sustu:

— Özür dilerim anne… Sana haksızlık ettim galiba.

İçimde bir şeyler yumuşadı ama kırgınlığım geçmedi.

Şimdi bazen düşünüyorum: Bir anne ne zaman yük olur evladına? Biz anneler nerede hata yapıyoruz? Sizce çocuklarımızla aramızdaki bu uçurum neden bu kadar büyüdü?