“Anne, Her Gün Arama” – Bir Annenin Yüreğinde Açılan Derin Yaralar
“Anne, her gün arama artık.”
Bu cümle, oğlum Emir’in telefondaki sesiyle bir bıçak gibi saplandı kalbime. O an, Kadıköy’de Moda Parkı’nda yürüyordum. Yanımda çocukluk arkadaşım Gül vardı. Telefonu kapattıktan sonra bir süre konuşamadım. Gül, yüzüme baktı, gözlerimden yaşların süzüldüğünü görünce koluma girdi. “Ne oldu Hatice?” dedi endişeyle. Sadece başımı sallayabildim. Oğlumun sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: “Anne, ne olabilir ki bir günde? Her gün araman gerekmiyor.”
O an içimde bir şeyler kırıldı. Emir benim tek evladım. Onu büyütmek için nelerden vazgeçtiğimi, hangi hayallerimi ertelediğimi kimse bilmez. Eşim Yavuz’la yıllar önce ayrıldık. Emir daha ilkokula başlamamıştı. O günden beri hayatımın merkezi oğlum oldu. Onun için iki işte çalıştım, geceleri dikiş diktim, gündüzleri bir eczanede tezgahtarlık yaptım. Her doğum gününde, her karne gününde yanında oldum. Şimdi ise bana “Her gün arama” diyor.
Gül’le bankta oturduk. “Belki de büyüdü artık Hatice,” dedi Gül, “Sen de biraz kendine bakmalısın.” Ama ben nasıl bakacağımı bilmiyorum ki… Emir üniversiteyi kazandığında İstanbul’dan Ankara’ya taşındı. İlk zamanlar her akşam konuşurduk. Sonra haftada üçe indi, şimdi ise haftada bire düşmüş durumda. Oğlumun hayatında yeni insanlar var, yeni bir şehir, yeni bir düzen… Ben ise hâlâ eski evimizde, onun çocukluk odasında, duvarlarda asılı kalan posterlere bakarak yaşıyorum.
O akşam eve döndüğümde Emir’in çocukluğundan kalma defterleri karıştırdım. Bir resim buldum: Benimle el ele tutuşmuş bir çocuk çizmiş, altına da “Annem en iyi arkadaşım” yazmıştı. Gözyaşlarımı tutamadım. Oğlum bana neden böyle davranıyor? Onu çok mu sıkıyorum? Yoksa anneliğimle onu boğuyor muyum?
Ertesi gün annem aradı. “Kızım, sesin kötü geliyor,” dedi. Ona hiçbir şey anlatmadım. Ama annem anladı tabii… “Evlat büyütmek kolay mı sanıyorsun? Herkes kendi yolunu bulacak elbet,” dedi. Annemin sesiyle biraz teselli buldum ama içimdeki boşluk geçmedi.
Bir hafta boyunca Emir’i aramadım. Her gün elim telefona gitti ama kendimi tuttum. Akşamları televizyonun karşısında oturup onun çocukluğunu düşündüm: İlk adımı, ilk kelimesi, hastalandığında sabaha kadar başında bekleyişim… Şimdi ise bana ihtiyaç duymuyor gibi hissediyorum.
Bir akşam kapı çaldı. Açtığımda karşımda Emir’i gördüm. Elinde küçük bir çiçek buketi vardı. Şaşkınlıkla baktım yüzüne.
“Anne, sana sürpriz yapmak istedim,” dedi utangaçça.
Onu içeri aldım, sarıldık. Uzun süre konuşmadık. Sonra mutfakta çay içerken dayanamayıp sordum:
“Beni neden istemiyorsun oğlum? Çok mu sıkıyorum seni?”
Emir başını eğdi.
“Anneciğim,” dedi yavaşça, “Seni istememek değil bu… Sadece kendi hayatımı kurmaya çalışıyorum. Her gün arayınca bazen boğuluyorum gibi hissediyorum. Ama seni çok seviyorum.”
O an anladım ki oğlum büyümüş… Ben ise onun çocukluğunda kalmışım. Ona sarıldım.
“Biliyorum anneciğim,” dedi Emir gözleri dolarak, “Ama bazen senin de kendin için yaşamanı istiyorum.”
O gece uzun uzun düşündüm. Hayatım boyunca hep başkalarını düşündüm; oğlumu, annemi, komşuları… Peki ya ben? Ben ne istiyorum? Yıllardır ilk defa kendime bu soruyu sordum.
Ertesi gün Gül’ü aradım. “Birlikte tiyatroya gidelim mi?” dedim. Gül şaşırdı ama sevindi. O akşam tiyatroda güldüm, eğlendim, yıllar sonra ilk kez kendimi hafif hissettim.
Ama yine de içimde bir sızı var: Anneler hep fedakâr olmak zorunda mı? Evlatlarımız büyüyüp kendi yollarına giderken biz nereye aitiz? Türkiye’de annelik kutsal sayılır ama bazen bu kutsallık bizi yalnızlığa mahkûm ediyor mu?
Şimdi size soruyorum: Sizce anneler çocuklarını ne zaman bırakmalı? Ya da bırakmalı mı? Yoksa sevgi bazen fazla mı ağır geliyor?