Kendi Yolumda Yalnız: Bir Türk Gencinin Hayatla Mücadelesi
“Bak Elif, on sekizine kadar sana bakarım, yemeğin, üst başın tamam. Ama sonrası? Sonrası senin hayatın, kendi başının çaresine bakacaksın. Bizim gibi olmanı istemiyorum.” Annemin sesi mutfakta yankılandı, gözlerimin içine bakmadan söyledi bunları. Babam ise gazetesinin arkasına saklanmış, hiçbir şey duymamış gibi davranıyordu. O an içimde bir şeyler koptu. Sanki evde değil de bir misafirhanede yaşıyordum; sıcaklık yoktu, güven yoktu, sadece kurallar ve mesafeler vardı.
O gün on yedinci yaşımı yeni doldurmuştum. Arkadaşlarımın anneleri pastalar yapıp, sürprizler hazırlarken, benim annem bana hayatın gerçeklerini anlatıyordu. “Hayat zor Elif,” dedi bir kez daha, “kimse kimseye bedava bir şey vermez.” Sanki ben ondan sevgi istemişim de, o bana ders veriyormuş gibi. İçimden bağırmak geldi: “Ben senden para istemiyorum ki! Biraz olsun yanında olduğumu hissetmek istiyorum!” Ama diyemedim. Yutkundum, gözlerim doldu, mutfağı terk ettim.
Babamla aramda zaten hep bir duvar vardı. O, işten eve geldiğinde ya televizyonun karşısında uyuklar ya da annemle tartışırdı. Benimle konuştuğu tek zaman, notlarım kötü olduğunda ya da evde bir iş yapılacaksa olurdu. “Elif, odanı topla! Elif, markete git!” Hep emirler, hep beklentiler… Bir gün ona “Baba, beni seviyor musun?” diye sormak istedim ama cesaret edemedim. Çünkü cevabını biliyordum: “Sevgi lafla olmaz, ben sana bakıyorum ya!”
Lisede arkadaşlarımın aileleriyle ilişkilerine imrenerek bakardım. Zeynep’in annesi ona sarılır, “Kızım iyi misin?” diye sorardı. Benim annem ise bana sadece “Derslerin nasıl?” diye sorardı; cevabımı bile dinlemeden başka bir işe dalardı. Bir gün Zeynep bana “Senin annen hiç seni öper mi?” diye sorduğunda utandım. Çünkü hatırlamıyordum bile…
On sekizime bastığım gün annem sözünü tuttu. Sabah kahvaltısında önüme bir zarf koydu: “Bu son harçlığın Elif. Bundan sonra kendi paranı kendin kazanacaksın.” O an içimde hem bir korku hem de garip bir özgürlük hissi oluştu. Sanki zincirlerim çözülmüş ama aynı zamanda uçurumun kenarına bırakılmış gibiydim.
Üniversiteyi kazanmak için gece gündüz çalıştım. İstanbul’da bir devlet üniversitesini kazandığımda ailem ne sevindi ne de üzüldü. Annem sadece “İyi, kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğrenirsin,” dedi. Babam ise “İstanbul’da başına iş açma,” demekle yetindi.
İstanbul’a ilk geldiğimde cebimde sadece üç yüz lira vardı. Yurtta kalacak yer buldum ama yemek parası bile zor yetiyordu. İlk ayın sonunda param bittiğinde annemi aradım; sesim titriyordu: “Anne, biraz para gönderebilir misin? Çok zor durumdayım.” Annem ise soğukkanlılıkla “Elif, büyüdün artık. Herkes kendi yolunu buluyor,” dedi ve telefonu kapattı.
O gece yurtta battaniyeye sarılıp sessizce ağladım. Yan odadaki Ayşe’nin annesi ona kek göndermişti; kokusu tüm koridora yayılmıştı. Ayşe kekini paylaşırken bana “Senin annen de gönderir mi?” diye sorduğunda yutkundum: “Bizim evde öyle şeyler olmaz,” dedim.
Bir yandan derslere çalışıyor, bir yandan da kafede garsonluk yapıyordum. Patronum Kemal Bey bazen fazla mesaiye kalmamı isterdi; yorgunluktan ayakta duramazdım ama başka çarem yoktu. Bir gün işten dönerken yağmurda ıslanıp hastalandım; ateşim çıktı, halsiz düştüm. O an annemi aramak istedim ama biliyordum ki açsa bile “Geçer” deyip kapatacaktı.
Bir akşam yurtta arkadaşlarım aileleriyle görüntülü konuşurken ben sessizce pencereden dışarıya bakıyordum. İçimde hep aynı soru: Neden ben? Neden benim ailem böyle? Neden biraz olsun şefkat göstermiyorlar?
Bir gün babamdan bir mesaj geldi: “Elif, eve dönmeyi düşünmüyorsun değil mi? Burada sana yer yok.” O mesajı okuduğumda içimdeki son umut kırıntısı da yok oldu. Artık tamamen yalnızdım.
Zamanla yalnızlığıma alıştım ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Üniversiteden mezun olduktan sonra iyi bir iş buldum; kendi evime çıktım. Herkes bana “Ne kadar güçlü bir kızsın!” diyordu ama kimse geceleri yastığa başımı koyduğumda içimdeki o derin yalnızlığı bilmiyordu.
Bir gün annem aradı; sesi yorgundu: “Elif, baban hastalandı.” Yıllarca aramadığı kızı şimdi arıyordu çünkü ihtiyaçları vardı. İçimde bir öfke kabardı ama yine de kalkıp memlekete gittim. Babam yatakta bitkin yatıyordu; göz göze geldik ama hiçbir şey söylemedik. Annem ise mutfakta sessizce ağlıyordu.
O gece anneme sordum: “Anne, neden hiç sevgi göstermedin bana? Neden hep uzak durdun?” Annem gözlerini kaçırdı: “Biz de böyle gördük Elif… Annem bana hiç sarılmazdı, babamla doğru düzgün konuşmazdık bile… Ben de bilmiyorum nasıl anne olunur.”
O an anladım ki bu sadece benim hikayem değildi; bu ülkede binlerce çocuk aynı yalnızlığı yaşıyordu. Aile sevgisi nesilden nesile eksik aktarılıyordu.
Şimdi kendi evimde otururken bazen düşünüyorum: Eğer bir gün anne olursam, çocuğuma sarılacak mıyım? Ona sevgimi gösterecek miyim? Yoksa ben de annem gibi mi olacağım?
Sizce insan ailesinden göremediği sevgiyi kendi içinde büyütebilir mi? Yoksa bu eksiklik ömür boyu peşimizi bırakmaz mı?