Bir Yalnızlığın Gölgesinde: Bir Anne, Bir Ev, Bir Umut
“Anne, bu konuyu yine mi açacaksın?” Oğlum Emre’nin sesi, mutfakta çaydanlığın fokurtusuna karışırken içimde bir düğüm daha atıyor. Gözlerim, duvarda asılı eski aile fotoğrafına kayıyor. O fotoğrafta gülümseyen küçük oğlum şimdi karşımdaki adam; yüzünde sabırsızlık, gözlerinde yorgunluk var. “Emre, ben sadece… Sadece kendimi artık bu evde fazlalık gibi hissediyorum,” diyorum titrek bir sesle. Gelinim Zeynep, arka odadan kızının ödevine yardım ederken bir an başını uzatıyor: “Anneciğim, lütfen… Her şey yoluna girecek. Emre’nin evi bitince hepimiz rahat edeceğiz.”
Ama yedi yıl geçti. Yedi yıl önce Emre, büyük umutlarla bir arsa aldı. O zamanlar torunum Elif daha bebekti. “Anne, bak göreceksin, iki yıla kalmaz kendi evimize geçeceğiz,” demişti. O gün bugündür her bayramda, her kandilde aynı sözler: “Anne, az kaldı.” Ama o evin temeli atıldıktan sonra işler hep yarım kaldı. Bir yıl boyunca sadece bir çit dikildi, sonra sessizlik. Sonra bir gün Emre işten çıkarıldı. Zeynep’in annesi hastalandı, para birikmedi. Elif büyüdü, okula başladı; masraflar arttı. Ben ise bu küçücük evde, köşe bucakta kendime yer aradım.
Her sabah kahvaltıdan sonra mutfağı toplarken içimde bir boşluk hissediyorum. Kendi annemi hatırlıyorum; o da yaşlandığında bizimle kalmıştı. Ama biz ona yük gibi bakmazdık. Şimdi ise bazen Zeynep’in bana bakışlarında bir sabırsızlık görüyorum. “Anneciğim, şu tabakları kaldırır mısın?” diyor ama sesinde bir bıkkınlık var sanki. Emre ise akşamları eve yorgun geliyor; çoğu zaman sessizce yemeğini yiyor, sonra televizyonun karşısında uyuyakalıyor.
Bir akşam Emre’yle baş başa kaldığımızda cesaretimi topladım: “Oğlum, ben yaşlanıyorum. Sizinle aynı evde olmak güzel ama bazen kendimi gereksiz hissediyorum. O evi bitirsek de ben orada yer bulabilir miyim?”
Emre gözlerini kaçırdı: “Anne, ne biçim konuşuyorsun? Tabii ki yerin var. Ama işler kolay değil. Krediler, borçlar… Zeynep de çalışmaya başladı biliyorsun.”
O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken kendi kendime sordum: Ben gerçekten yük müyüm? Kendi oğlumun hayatını zorlaştırıyor muyum? Sabah olunca Elif yanıma geldi; saçlarını örmemi istedi. Küçük elleriyle boynuma sarıldı: “Babaanne, sen olmasan kim bana masal anlatacak?” O an içimde bir sıcaklık hissettim; belki de hâlâ bir işe yarıyorum.
Ama günler geçtikçe evdeki hava değişti. Zeynep’in annesi hastaneye kaldırıldı; Zeynep sık sık oraya gitmek zorunda kaldı. Evde yemekleri ben yaptım, Elif’e baktım. Bir gün Zeynep eve geldiğinde yorgunluktan ağlıyordu: “Anneciğim, iyi ki varsın… Sen olmasan ne yapardık?” O an kendimi değerli hissettim ama ertesi gün yine eski yalnızlık çöktü üstüme.
Bir akşam Emre ile Zeynep tartıştı. Kapı aralığından duydum:
“Emre, annen burada olmasa ben işe gidemezdim! Ama bu böyle ne kadar sürecek? Hepimiz sıkıştık kaldık!”
“Ne yapalım Zeynep? Annemi nereye göndereyim? Hem o da bizim ailemiz!”
“Biliyorum ama… Bazen kendi evimizde bile rahat nefes alamıyorum!”
O gece yatağımda ağladım. Kimseye belli etmedim ama içim acıdı. Sabah kahvaltıda kimse gözümün içine bakmadı.
Bir gün komşumuz Ayşe Teyze uğradı. Onun da oğlu Almanya’da; yıllardır yalnız yaşıyor. “Kızım,” dedi bana, “Yalnızlık zor ama evlatların yanında olmak da başka bir dert… Bizim zamanımızda büyükler baş tacıydı; şimdi herkes kendi derdinde.”
O gün karar verdim: Belki de biraz uzaklaşmak lazım… Kardeşim Hatice köyde yaşıyor; beni birkaç haftalığına çağırmıştı. Akşam Emre’ye söyledim:
“Oğlum, biraz köye gideceğim. Hem Hatice’yi görürüm hem de siz biraz rahat edersiniz.”
Emre’nin yüzünde bir rahatlama gördüm mü, yoksa bana mı öyle geldi? “İyi olur anne,” dedi sessizce.
Köyde geçen iki hafta bana iyi geldi ama içimde hep bir burukluk vardı. Hatice ile eski günleri konuştuk; çocukluğumuzu, annemizi… Ama aklım hep İstanbul’da kaldı. Elif’i özledim; Emre’yi düşündüm.
Döndüğümde evde bir değişiklik vardı. Elif bana sarıldı ama Zeynep biraz mesafeliydi. Akşam yemeğinde sessizlik hakimdi. Sonra Emre bana yaklaştı:
“Anne… Biz düşündük de… Belki Hatice Teyze’nin yanında daha mutlu olursun? Hani köy havası sana iyi geldi ya…”
O an içimde bir şey koptu. Demek ki gerçekten fazlayım… Gözlerim doldu ama belli etmedim.
Gece boyunca düşündüm: Ben ne zaman bu kadar yalnız kaldım? Ne zaman oğlumun hayatında bir yük oldum? Annem olsa ne derdi? Sabah Elif yanıma geldi:
“Babaanne, gitme olur mu? Ben sensiz uyuyamam…”
Küçük kızın gözyaşları içimi parçaladı ama kararımı verdim.
Şimdi köydeyim; Hatice ile birlikte yaşıyorum. Her sabah bahçede çay içiyoruz; ama aklım hâlâ İstanbul’da, oğlumda ve torunumda.
Bazen düşünüyorum: Yaşlandıkça insanın değeri azalır mı? Yoksa biz mi birbirimize yetemiyoruz artık? Sizce bir anne nerede mutlu olur: Evladının yanında mı, yoksa kendi huzurunda mı?